YAKUP KADRİ'NİN EŞEĞİ

Muharrem  Dayanç
Muharrem Dayanç

Sosyal bilimlerde çalışma yapmak hem zordur hem de zaman, dikkat ve emek ister;

tıpkı iğneyle kuyu kazmaya benzer.

Sahanın yabancısı olanların bunu ilk bakışta anlaması kolay değildir.

İster “edebiyat sanatı” ister “edebiyat tarihi” üzerinden bakılsın, ele alınacak

metnin kendisinden ve içeriğinden önce baskılarından haberdar olmak, bunlar arasındaki farkları -yani artma ve eksilmeleri- bilmek gerekir.

Defalarca çoğaltılmış (baskısı yapılmış) herhangi bir eserin -yazardan kaynaklansın veya kaynaklanmasın- içeriğinde meydana gelen değişiklikleri tespit etmeden, bunların iç yüzünü ve arka plânını sorgulamadan çalışmaya başlamak doğru olmaz.

Başlayıp devam edenler olabilir ama böyle çalışmalar bilimsel bir nitelik taşımazlar.

En azından benim için.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren, her yönüyle yeni, farklı, alışılmadık

bir duygu ve düşünce dünyasına doğru yol alan Türk edebiyatında, eserlerin değişik baskıları (nüshaları) arasında harften, kelimeden içeriğin tüm unsurlarına kadar farklılıklara rastlamak -klasik edebiyatta da görüldüğü üzere- olağan hâle gelmiştir. Bir eserin kusursuz, doğru ve tam hâlini ortaya çıkarmak, yazıldığı devirle birlikte kendisini anlamaya da ciddi anlamda katkı sağlar.

Reşat Nuri’nin Çalıkuşu adlı romanının ilk baskısı ile sonraki baskıları arasındaki farklar, bu durumun Cumhuriyet dönemindeki çarpıcı ilk örneklerinden biridir.1 Nâzım Hikmet’in şiirlerinde de bunun örneklerine rastlamak mümkündür.

Kuvâyi Milliye adlı kitabın ilk baskısı ile sonraki (hatta bugünkü) baskıları karşılaştırıldığında İstiklâl Marşı ve Mehmet Akif’in geçtiği dizelerdeki değişiklikler hemen dikkati çeker:

““-Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,

bilmem ki, nasıl anlatsam,

Âkif, inanmış adam, büyük şair,

fakat onun, ben,

inandıklarının hepsine inanmıyorum.

Meselâ, bakın:

‘Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.’

Hayır,

gelecek günler için

gökten âyet inmedi bize.

Onu biz, kendimiz

vaadettik kendimize.”2


Şiirin ilk baskısındaki “büyük şair” nitelemesinin, sonraki baskılarda kendisine yer

bulamaması çok yönlü bir araştırmayı gerektirecek kadar ilginçtir.

Kim çıkarmıştır, niçin çıkarmıştır, ne zaman ve hangi amaçla çıkarmıştır?

Bundan şairin haberi var mıdır?

Bir örnek de döneminin Yunus Emre’si olarak kabul edilen Ziya Osman Saba’dan.

Ümit Bayazoğlu’nun anlattığına göre Yaşar Nabi Nayır, Saba’ya haber vermeden,

dostunun gönderdiği bir şiiri devrin hâkim anlayışına uygun hâle getirir ve farkında olmadan devriyle ilgili somut bir veri bırakır bugünlere:

[“Ziya Osman yoksulluk içinde bir hayat sürdü.

Solcu, liberal, laik kesim onu görmezden gelirken, sağcı-Müslüman şairler arasına da giremedi.

Çirkin ördek yavrusu gibi iki arada bir derede kaldı.

Eğer Yaşar Nabi Nayır ve Varlık dergisi olmasaydı tamamen kaybolup gidecek, bugün belki de hiç bilinmeyecekti.

Hâlbuki Ziya Osman, bir yerde velinimeti sayılan Yaşar Nabi Nayır tarafından bile sansür edilmişti.

1934’te, Varlık’ta basılması için “Her Akşamki Yolumda” başlıklı şiirini yollamıştı ona:


‘Rabbim şuracıkta sen bari gözlerimi yum

Sen bana en son kalan, ben senin en son kulun

Bu akşam artık seni anmayan İstanbul’un

Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.’

Şiir dergide çıktı ama şöyle;

‘Tanrım! Şuracıkta sen bari gözlerimi yum

Sen bana en son kalan, ben senin en son kulun

Bu akşam karanlığa gömülen İstanbul’un

En eşsiz köşesinde uyumak istiyorum.’


Yaşar Nabi, Tek Parti diktatörlüğünün hışmından çekindiği için güzelim şiiri mahvetmişti.

“Rabbim” Tanrım olmuştu, “Bu akşam artık seni anmayan İstanbul’un” satırını,

“Bu akşam karanlığa gömülen İstanbul’un” diye, “Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum” satırını ise, “En eşsiz köşesinde uyumak istiyorum” şeklinde değiştirmişti.”]3

Bu yazıda üzerinde durmak istediğimiz ana örnek Cumhuriyet döneminin öncü romancılarından biri olan Yakup Kadri’den. Yapıtlarında işlediği özgün konular ve kullandığı yalın dil, üslup ve anlatımla birçok okurun olduğu gibi benim de sevdiğim, beğendiğim kalemlerden.

Erenlerinden Bağından adlı denemesi Türkçenin kelime kelime kanatlandığı eserlerdendir bence.

Şu anlatıma bakar mısınız:

“Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefâsız… Kara baht bir kasırga gibi. Bu ne baş döndürücü iş? Geceler günleri, günler geceleri kovalıyor; cefâlar cefâları kolluyor. Saçlarımızda aklar akları, alnımızda çizgiler çizgileri doğruyor. Tevekkül güç, isyan vahim; felek hiç rahmetmeyecek mi? Heyhat, aziz dost, onu döndüren kara bahtın kasırgası…

‘Bahçeler bozuldu; yuvalar dağıldı; yollar silindi; cihân viran oldu.’

Yaşlı gönül, şimdi böyle diyor, her şeyi kendine eş görüyor.

Bu da bâtıl hislerden biri…  Cihân ne vakit mamur idi? Bahçelerde ne vakit güller açtı? Ne vakit yuvalarda bülbüller öttü? Yollardan ne vakit yârlar geldi? Umduk, bekledik, düşündük. Hangi şey umduğumuza uygun düştü?

Gördüğümüz düşündüğümüze benzedi mi? Gelenler beklediğimize değdi mi? O mesut ve ulvî saatler hangi saatlerdi ki, içindeyken: ‘Geçme! Dur!’ diye haykırdık? Hiçbiri, aziz dost hiçbiri!”

Hele bir de; “Ademde(yokluk) ezici ve gaspedici bir kudret var.

Hepimiz ona yönelmiş bekliyoruz. Ne kadar yaratıcı ve kudretli ruhlar âkıbet ona râm oldu.

Dünyayı idam mahkûmlarıyla dolu bir zindana benzeten hâkim doğru düşünmüş. Hepimiz için âkıbet o meşum şafak sökecek.

İnan ki şimdiden yola çıkan kafilenin içindeyiz.” ifadeleri.

Kaç kere okuduğumu ben de unuttum bu kitabı, ama unutmadığım bir şey var, her okuyuşta mest olmak.4

Şimdi sıra asıl ve son örneğimizde.

Yaban’ın Yakup Kadri’nin romanları içinde ayrı bir yeri vardır. Edebiyat nokta-i nazarından bakıldığında bu roman, İstanbul çocuğu Ahmet Celâl’in (Türk aydını) Anadolu’ya ve insanına (halk) üstten bir bakışı olarak görülebilir. Farklı baskılarından ve Ahmet Celâl’in iç sesinden hareketle eserin bir paragrafını buraya almak, sizi bu üç-beş cümle üzerinde düşündürmek isterim. Birinci alıntı ilk baskıdan (1932) ikinci alıntı 2006 yılından:

“Lâkin, Türkiye’nin münevver sınıfı, hakikaten bu cemiyetin kaymağı mıdır? Eğer öyle ise, bu Salih ağalardan, bu Bekir çavuşlardan, bu İsmaillerden, bu Zeynep kadınlardan bende bir şey bulunması lâzım gelmez miydi? Halbuki ben burada hayvanlara insanlardan daha yakınım. Onları, tiksinmeden, şefkatle sevmesini biliyorum ve bu sevgim onlara geçebiliyor. Boz eşek bana iyiden iyiye alışmıştır. Zira, onun başını koltuğumun altına alıp saatlerce okşarken, o, tatlı tatlı geviş getirir ve bazan ben yürüyünce kendiliğinden arkama takılır.”5

(1932)

“Türkiye’nin aydın sınıfı, gerçekten bu toplumun kaynağı mıdır?

Eğer öyle ise, bu Salih Ağalardan, Bekir Çavuşlardan, bu İsmaillerden, bu Zeynep Kadınlardan bende bir şey bulunması gerekmez miydi?

Oysa, ben burada hayvanlara insanlardan daha yakınım.

Onları, tiksinmeden, şefkatle sevmesini biliyorum ve bu sevgim onlara geçebiliyor.

Boz eşek bana iyiden iyiye alışmış.

Zira, onun başını koltuğumun altına alıp saatlerce okşarken, o tatlı tatlı bana bakar ve bazen ben yürüyünce kendiliğinden arkama takılır.”6 (2006)

Berna Moran Yaban için, “Diyebilirim ki hiçbir romanda insanları anlatmak için hayvanlara bu denli başvurulmamıştır.” der ve peşi sıra adı geçen hayvanları romandaki işlevlerine göre sıralar. Bu hayvan dikkatinin içine kunduz, kedi, tilki, sansar, tavuk, fare, goril, salyangoz, yılan, kurbağa ve örümcek girdiği hâlde eşek giremez.7

Yakup Kadri, Anadolu’ya ve insanına doğru yerden yaklaşır aslında.

Benim gibi köyde doğup büyüyenler iyi bilir ki, kır hayatı doğayla ve doğadaki canlılarla iç içe yaşanır.

Aradaki mesafe bazı yerlerde hemen hemen yok gibidir.

Bu açıdan bakılınca, yük ve eşya taşımacılığında kullanılan hayvanlar insanların ekonomik durumlarına ışık tutarlar bu coğrafyada.

Mesela eşek, hemen hemen her köylünün sahip olabileceği alt sınıfa gönderme yapar.

Antropolojik ve sosyolojik çözümlemeler böylece uzayıp gider.

Yakup Kadri’nin Türk halkına bakışı, hayvanlar üzerinden yaptığı betimlemeler, kelime değişiklikleri

(kaymak/kaynak) gibi bahisleri şimdilik bir tarafa bırakarak, ilk baskıda olup sonraki

baskılarda ortadan kaybolan “eşeğin geviş getirmesi” meselesine dikkatinizi çekmek isterim.

Anadolu insanı bilir ki; geviş getiren hayvanların eti yenir, getirmeyenlerin yenmez;

dolayısıyla eşek geviş getirmeyen, eti yenmeyen hayvanlardandır.

(Özellikle dinî kaynaklarda eti yenen ve yenmeyen hayvanlarla ilgili çokça açıklama vardır.

İlâhiyatçı araştırmacı Bayraktar Bayraklı bu bahisle ilgili bir soruya “Büyükbaş hayvanların etinin yenmesi için dört bacaklı, çift tırnaklı, otobur ve geviş getiriyor olması gerekir.” cevabını verir.8

Bazı hayvanların neden “kirli” ve “iğrenç” bazılarınınsa makbul (veya geviş getiren) olarak algılandığının tartışıldığı çalışmalar da vardır.9)

Bu insanların hayatında çokça yer tutan, özlü sözlerde, fıkralarda, hikâyelerde, anekdotlarda ve bunlarla birlikte birçok edebî türde kahraman olarak sahneye çıkan hayvanlardan biridir de eşek.

Eskiden, deve kervanlarının önünde gider, ardından gelenlere kılavuzluk edermiş.

Yol mühendisi muamelesi görmesi boşuna değilmiş, uzun bir geçmişi varmış bu yakıştırmanın.

Mitolojide tanrılaştırılması, gözlerine methiyeler düzülmesi, sütüyle banyolar yapılması efsane değil gerçekmiş.

Geçmişte Harnâme’ler yazılmış onun adına bunların en bilineni Şeyhî’ye aitmiş.

Günümüzde de Eşeknâme’ler varmış, pek haberi olmasa da insan soyluların. (Turan Kışlakçı, Eşeknâme,

Tohum Yayınları.)

Eşeği kulaktan dolma bilgilerle tanıyan veya tanımayan Yakup Kadri, o dönemde Türk aydınının Anadolu’ya bakışının prototipi olarak görülebilir.

Onun bu coğrafyaya bakışındaki eksikliği veya dikkatsizliği gösteren “eşeğin geviş getirmesi” ifadesi romanın sonraki baskılarından çıkarılmıştır.

Kim fark etmiştir de çıkarmıştır bilmiyoruz elbette.

Edebî eserlerin de kaderi vardır. Edebiyat araştırmacısı (hatta yazarı) bu kaderin en azından hâkim çizgisini bulmak/bilmek ve sonrasında çalışmasına/eserine başlamak zorundadır.

Ben bunu bilir, bunu derim.

Yazıyı eşekli iki beyit ve bir fıkra ile bitirelim:

“Bed-asla necâbet mi verir hiç üniforma.

Zer-dûz pâlân ursan eşek yine eşektir.” (Ziya Paşa)

(Aslı, özü bozuk olanlara giydikleri üniformalar/elbiseler yani dış görünüm hiç asalet,

soyca temizlik kazandırır mı? Sırmalarla işlenmiş semer de vursan eşek yine eşektir.)

“Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri;

Bir eşek göçtü mü, ondan da nihayet: Semeri.” (Mehmet Âkif)

(İnsan ölürse ondan sonraya eseri, yaptıkları kalır ve böyle insanlar hayırla yâd edilir,

eşek ölürse geriye sırtına vurdukları semer kalır kala kala. İnsan ardında eserler bırakmalıdır.

İz, eser bırakmayanların malum hayvandan ne farkı vardır?)

Nasrettin Hoca’nın bir eşeği, bir de ufak ahırı vardır.

Yoksulluk işte, çok istediği hâlde ve biraz da eşeğini rahatsız etmemek için bir türlü

inek alamaz. Sonunda karısının ısrarlarına dayanamaz Hoca ve günün birinde bir inek satın alıverir.

Ahır da küçüktür ve bakar ki, ikisi birden ahıra sığmıyor.

Ellerini açıp dua etmiş:

-Hey Tanrım, ne olur şu ineğin canını al!

Ertesi gün ahıra girdiğinde ne görsün, eşek nalları dikmiş yerde yatıyor.

Dayanamamış Hoca:

-Tanrım, demiş, gücüne gitmesin, bunca yıldır sana tapar, sana inanırım, güvenim

vardır…

Ama şaşırdım kaldım; hâlâ eşek ile ineği ayıramıyorsun!


1 Bilgi için bkz: (Kaşgar, Temmuz 1999, nr. 10; Eylül 1999, nr. 11.)

2 Kuvâyı Milliye, YKY Yayınları, İstanbul 2002, s. 86

3 (Bilgi için bkz. https://t24.com.tr/k24/yazi/ziyaosmansaba,375 )

4 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Erenlerin Bağından, KBY, Ankara 1985, s. 1

5 Yakup Kadri, Yaban, Milliyet Matbaası, İstanbul 1932, s. 92-93.

6 Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yaban, İletişim Yayınları, İstanbul 2006, s. 67-68.

7 Berna Moran, “Yaban’da Teknik ve İdeoloji”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1 -Ahmet Mithat’tan A.H.

Tanpınar’a, İletişim Yayınları, İstanbul 1990, s. 161

8 Bilgi için bkz. ( https://www.haberturk.com/polemik/haber/822190-at-eti-yenir-mi )

9 Mary Douglas, Saflık ve Tehlike -Kirlilik ve Tabu Kavramlarının Bir Çözümlenmesi-, Metis Yayınları, İstanbul

2021, 229 s.

- T54, Muharrem Dayanç tarafından kaleme alındı
https://t54.com.tr/makale/9485507/muharrem-dayanc/yakup-kadrinin-esegi