RAMAZANIN ÜÇ YAKASI

“… Ne babaannem ne de ondan sonraki kuşaktan amcalarım, yengelerim, babam, annem, bir gün bile oruç tutmazlardı ama ramazanlarda iftar saati, oruç tutanların iştahıyla beklenirdi. Akşamın erken bastırdığı kış günlerinde babaannem misafirleriyle poker ya da bezik oynarken, iftar bir çeşit fırında ekmek ve çay saatine dönüşür, kâğıt oynarken sürekli bir şeyler atıştıran bu yaşlı ve neşeli kadınlar iftar saati yaklaşırken tıkınmayı bırakır, oyun masasının yanına, dindar bir zenginin konağında görüleceği cinsten, çeşit çeşit reçelli, peynirli, zeytinli, börekli, sucuklu bir iftar masası özenle kurulur, radyoda iftar saatinin yaklaşmakta olduğunu sezdiren ney çalarken babaannemle misafirleri, sanki sabahtan beri açmışlar gibi sabırsızlıkla “Daha ne kadar var?” diye sorarlar, top atıldıktan sonra da, aşçı mutfakta bir şeyler yesin diye bekledikten sonra kendileri de hırsla yemeğe başlarlardı. Bugün bile, ne zaman radyodan ney sesi işitsem ağzım sulanır.”1


Orhan Pamuk’un yukarıdaki sözlerini okuyunca aklımdan geçen ilk cümle, “Demek ki herkesin -olumlu veya olumsuz- ramazanlı bir hikâyesi, ramazanlı bir geçmişi varmış, ama bu geçmişi içine doğulan aile ve sosyal çevre belirlermiş.” şeklinde oldu.

Pamuk’ların evindeki bu yaşlı ve neşeli insan kalabalığı içinde sadece aşçının oruç tuttuğu anlaşılıyor. (Bu durum, yani sadece aşçının oruçlu olması, oruç tutma bahsinin de modernleşmenin bir tezahürü olarak bir yere kadar sınıfsal bir olguya evrilip evrilmediği sorusunu akla getirir ki bu konu ayrıca üzerinde durulmayı hak eder.)

Pamuk ailesi, orucun kendisi hayatlarından çekildiği için, o günün şartlarında iftarın alametifarikası olan ney sesi radyodan duyulur duyulmaz “sabahtan beri açmışlar gibi” yaparak masalarına otururlar.

Bu “miş gibi” yapma hâli, genel anlamda düşünürsek, bir kısım insan davranışlarının ortak paydası olarak da görülebilir.

Özü çekilen inançlardan, ritüellerden, düşüncelerden, ideallerden, algılardan veya daha somut olarak söylemek gerekirse bütünlüklü yapılardan geriye kalan tortular, insanları bu tür davranış kalıpları içine girmek zorunda bırakır.

Hayatı ve davranışları algılar, alışkanlıklar veya kültürel arka plan belirler.

Ne ilgisi var bilmiyorum ama bu alıntı bana, Yahya Kemal’in bir ramazan günü Atik-Valde semtinde topun patlamasıyla birlikte oruçlarını açmak için evlerine çekilen insanlardan sonra “tenhâ sokakta oruçsuz ve neşesiz” kalışını hatırlattı.

Bununla bitmedi elbette zihnime hücum eden Yahya Kemal’li hatıra.

Günün sonunda şairin, adeta çocukluğuna uzanmak isteyen bir ruh hâliyle dile getirdiği “Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.” mısraına kadar uzandı. (Şiirin tamamı için Yahya Kemal’in “Atik-Valde’den İnen Sokakta” şiirine bakılabilir.)2

Her iki yaşanmışlığa da orucun kendisi değil duygusu hâkimdir.

Birbirinin -tıpatıp- aynısı olamamakla birlikte, geçmişten, çocukluk yıllarından kalan tortular orucun sadece duygu boyutuna izin vermiştir iki yazarda da.

Toplumun bir kesiminin artık çok da rağbet etmediği bir inancın, bir kültür mirasının duygusal bağlamda da olsa bugüne -veya geleceğe- somut olarak yansıması olarak okunabilir bu tablo.

Orhan Pamuk ve ailesi kendi dünyalarında, masalarında ramazana yer açmaya çalışırlar.

Özünü kaybetse de alışkanlık olarak varlığını devam ettiren bu oruçlu olma duygusu onları akşam ezanına yakın bir saatte bir masa etrafında toplamaya yeter. (Bu toplanma için Pamuk’un yaptığı “fırında ekmek ve çay saati” benzetmesi ilginçtir.) Geçmişin ve yaşanmışlıkların gücü ramazana ancak bu kadar kapı aralayabilmiştir onların hayatında.

Fakat unutmadan ifade etmek gerekir ki bu sofra her hâliyle renklidir. Modernleşme sürecinin ilginç bir yansıması olarak değerlendirilebilecek bu durum, toplumsal ve bireysel din algısı bağlamında “arada/eşikte” kalmanın da güzel bir örneğidir.

Oysa, annesinin dinine bağlı Müslüman bir kadın olduğunu bildiğimiz Yahya Kemal, o mavi ufukların açık denizlerin şairi, sokakta yani dış dünyada “oruçsuz ve neşesiz” öylece kalakalmıştır.

Bir kapıyı çalsa belki çocukluğunda annesinin hazırladığı yer sofralarına benzer bir sofrayla karşılaşacak, iç dünyasında manevi bir aydınlanma yaşayacaktır. (Bir bayram sabahında Süleymaniye’de kavuştuğu, senelerden beri rüyada görüp özlediği atalarının mağfiret (bağışlanma, arınma) iklimine girme duygusunu, belki bir başka veçhesiyle fakir bir Müslüman evinde de yaşayacak ve hissedecekti.

Yahya Kemal bu adımı atmayarak veya buna cesaret edemeyerek büyük bir tarihsel kavuşma fırsatını kaçırmış gibidir.)

Üstad böyle bir yolculuğa cesaret edemez. Halkının içine karışmaktansa sokakta kalmayı tercih eder. Bu manevi havayı dıştan da olsa teneffüs etmenin hazzıyla hâline şükreder, çünkü bilir ki orucun duygu boyutuna da yabancılaşmış insanlar az değildir artık.

Bütün bunlar, büyüklerim ne der bilmiyorum ama, bugüne kadar söylenenlerin aksine Yahya Kemal’i “evine dönemeyen adam/insan/şair” olarak tarihe geçirir hem gerçek hem mecaz anlamda. O, bir kere kaybettikten sonra bir daha evini bulamayan, evine dönemeyen insandır benim gözümde.

Arayan, özleyen, hatırlayan, yazan ama bulamayan. Belki de ona ilham veren bu kaybediş ve bulamayıştır, bir yanı anneye ve Üsküp’e çıkan.

Ya benim ramazanlarım?

Çocukluğumdaki ramazanlara gidecek takatim yok, ama bu manevi iklimin öbür yüzüne kısaca değinmesem yukarıdaki sosyal tablo yarım kalacak diye de korkarım.

Ben çocukluğumdan itibaren ölüm anında bile su içmeyi aklından geçirmeyip oruca tutunan insanlar tanıdım.

Oruçla hayat bulan, ramazanı iple çeken insanlar. Babamın ramazanı iki aylık yoldan karşılamasını nasıl unuturum? Annemin içi içine sığmayan sevincini, “Beni bu ramazana da yetiştiren Allah’a binlerce şükür olsun.” diyen cennet kokulu sesini. (Allah ikisine de cümle ölülerimize de rahmet etsin.)

Hiç unutmam sevip saydığım bir büyüğümün ramazana olan saygısını, sevgisini.

Doktor oruç tutmasını kesin dille yasaklamıştı.

Evet, oruç tutamadı bu ince-güzel insan bütün bir ramazan boyunca, ama bir yudum su, bir lokma ekmek de geçmedi boğazından.

Birgün haddimi aştım, nedenini sordum bu durumun. “Yiyemiyorum, boğazımdan geçmiyor.” dedi.

Sustuk.

Gözlerindeki ifade bana eskilerden, ötelerden numune olarak göründü.

Ben bu oruç tutamamanın, birçok oruç tutma hâlinden daha kıymetli, daha anlamlı ve daha nahif olduğunu düşünmüşümdür hep.

(Aynı hâli ve duyguyu birgün benim de yaşayacağımı hiç düşünmemiştim. “Hayat, biz planlar yaparken başımıza gelenler”den ibaret değil mi biraz da. Neyse.)

Çocukluğumu özlüyorum.

İftarlarla keyiflenen, teravihlerle renklenen, sahurlarla bereketlenen ramazan günlerini, akşamlarını, gecelerini yani.

Hem benim çocukluğumun ramazanları dağda, tarlada, bayırda çalışarak geçmişti.

Kardeşlerimin de öyle.

Ailemin, hatta bütün köyün de.

Uzun yaz günlerinde tuttuğum oruçları, ezanın daha “Allahuekber”i bitmeden bir maşrapa soğuk suyu başıma diktiğim iftarları nasıl unuturum? Bir ay boyunca sadece su içerek sofradan kalkan bir çocuk için ramazan, yemekten çok susamaktır, su içmektir.

Biliyor musunuz, ben çocukluğumda hiç pide kuyruğunda beklemedim. Bu kuyruklar şehirli ramazanların icadı, fırınlı mahallelerin şımarıklığıydı o zamanki bana göre…

Mahya da hatırlamıyorum. İstanbullular dört gözle beklerlermiş mahyaların kurulmasını. Özellikle aydınlatmanın kandille yapıldığı zamanlarda daha da katmerlenirmiş bu merak.

Selatin camileri duymamıştım. Dört minareli cami de bilmezdim. Ne kadar doğrudur bilmem,

Süleymaniye’deki dört minare İstanbul’un fethinden sonra tahta geçen dört padişahı simgelemek için yapılmış.

Sadece ibadethane değil bilene aşikâr bir remiz de olmuş camiler.

Yoldan geçenleri -bazen zorla- konaklarına alıp iftar yaptıran, sonra da diş kirası veren paşaları, devletlileri kitaplardan okudum. Kırk çeşit çorbanın, ana yemeğin (et yemeğinin), tatlının, helvanın, içeceğin, çerezin, meyvenin göz boyadığı sofraları da.

Bir de iftarla sahur arasında ramazan eğlenceleri olurmuş İstanbul’da. Meddahına, karagözüne, ortaoyununa kadar. Başta Ahmet Rasim, Samiha Ayverdi olmak üzere yerli ve yabancı yazarlardan methini duyduğum.

Cerre çıkan” genç hocalar bilirim ben mesela. Ramazanda köyümüze gelir, bir ay namaz ve teravih kıldırır, bayram sabahı kendileri için toplanan hediyelerle (paralarla) köyden ayrılırlardı. Caminin altındaki küçük odada kalırlardı. Her iftar ve sahurda sırayla yemek götürürdük bu misafirlere. Hem de bizim pek yiyemediklerimizden, özel hazırlanmış.

Buyurun size bir “yaka” daha. Benim “yaka”m yazılmayan, bilinmeyen, üzerinde pek durulmayan, albenisi olmayan “ramazan yakası”. Büyük şehirlerde ibadetin yanı sıra yeme, içme, süsleme, eğlenme ağırlıklı geçen ramazanlar bizim yakada (taşranın taşrasında) akşam ezanıyla içilecek bir bardak suyun hayali üzerine kurulurdu.

İstisnalar orucu bozmaz.

Toparlayalım.

Orhan Pamuk’un radyodan ney sesi işittiğinde ağzının sulanmasına neden olan ramazan, geçmişteki babaanneli hatıraların özleminin duyulduğu ama bunun dışında -dinî ve kültürel anlamda- derinlemesine bir anlam ifade etmeyen bir zaman dilimidir.

Anlattıklarından dolaylı olarak anlaşıldığına göre babaannedeki Yahya Kemal’i akla getiren ramazan nostaljisi bir sonraki kuşakta oruçsuzluğa evrilmiştir.

Cihangir’den “fakir Üsküdar”a, “fıkarâ evlerine” bakan Yahya Kemal için dinî ve kültürel yönüyle öne çıkan bu ay, şairi, romantik bir duygu dünyasının ötesine taşıyamaz.

Ramazanın yaşandığı ve ruhaniyetinin hissedildiği mekânlardan biri olarak “ev”in, genç sayılabilecek yaştan itibaren bütün hususiyetleriyle şairin hayatından çekilmesi, böylesine mesafeli bir ruh hâlinin ortaya çıkmasının ana nedeni olmalıdır. Evi (anneyi) özlemenin ama ona dönememenin oluşturduğu çaresizlik bir başka ifadeyle.

Bir de benim gibi çocukluğunu ve dolayısıyla ilk ramazanlarını Anadolu’nun tek kahveli, tek bakkallı, tek ezanlı, tek teravihli, tek minareli küçük bir köyünde geçirenler. Büyüklerden görülenleri yaparak, anlatılanları dinleyerek, bir yaştan sonra yazılanları okuyarak ramazanın başka yakalarını keşfe çıkanlar.

Ramazanın da yaşanan şehirler, ekonomik koşullar, kültürel sermayeler gibi unsurlara bağlı olarak farklı farklı algılanıp yaşandığını görünce “özde hepsi bir” diyor ama “üçüncü yaka”ya mensupsa hüzünlenmeden de edemiyor insan.

1 Orhan Pamuk, Resimli İstanbul Hatıralar ve Şehir, YKY, İstanbul 2015, s. 292.
2 Yahya Kemal Beyatlı, Kendi Gök Kubbemiz, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 2012, s. 19.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sakarya'da yaşadığın için mutlu musun?