ANNESİZ RAMAZAN

Çocukken de öyleydi, bir günde geliverirdi ramazan, sanki hiç gitmemiş gibi.

Çok da hızlı olmayan hayatımız tamamen durur, hatta altüst olurdu. İçimize dönerdik. Yaşanan hayatın yerini (veya ân’ın yerini) bir süre hatıralar ve hayaller (yani geçmiş ve gelecek) alırdı.

Üç günde saltanatını kuruverirdi ramazan.

Gece gündüzle yer değiştirir, imkânsızla mümkün köşe kapmaca oynardı.

İftar ve sonrasında ışıkların saltanatı başlardı mesela. Köyün en aydınlık yeri “cami” olurdu ve onun yanı sıra “köy kahveleri”, “bakkallar”, “lüküslerle aydınlatılan kavun, karpuz sergileri”, “meydanlıklar”.

Biri orucun manevî tarafını tamamlardı, diğerleri iftarın eksik kalmış (veya yarım kalmış) maddî yönünü, kendi dillerince.

Bu aya mahsus yöresel/yerel eğlence ve oyunların yanı sıra dünya kupası, olimpiyat veya Avrupa şampiyonası gibi spor organizasyonları da ramazana denk gelirse, o güne kadar zaten hızlı kılınan teravih namazlarından sonra, bu sefer hedef tahtasına cami hocaları oturtulurdu.

Yaşlılarla gençler -tatlı tatlı- atışırlardı, kırk türlü söz dolaşır dururdu ortalıkta maça yetişme imalı…

Geçmişin sisini kaldırıp bugüne gelince, içimde bir hüzün çağlayanı var.

Nasıl anlatılır, bilmiyorum.

Anlatmalı mıyım, ondan da emin değilim.

Kendimi bildim bileli oruç tutarım, hayatımda ilk defa ramazana oruçsuz başladım.

Hastalık, iki yılın sonunda beni de kıskıvrak yakalayıverdi.

Bir sabah uyandığımda karşımda duruyordu bütün acımasızlığıyla, sevimsizliğiyle.

Burnum ıslak bir dille sinyal veriyordu.

Boğazım, gözlerim, kulaklarım sıraya geçmişti.

Ve peşi sıra tadı tuzu kaçmış damağım, hayattan elini ayağını çekmiş dimağım, durmaya yakın nabzım, yürümeye mecali olmayan dizlerim, ayaklarım…

Hastaydım.

Anlayacağınız, yürümeye, konuşmaya, okumaya hatta oturmaya, yazmaya bile mecalim yoktu.

İstesem de oruç tutamazdım.

İsteyip de yapamama duygusu ne zormuş. İnsana o güne kadar yaşamadıklarını yaşatır, düşünmediklerini düşündürtür, hissetmediklerini hissettirirmiş.

“Tenha sokakta oruçsuz ve neşesiz kalmak” romantizmiyle ilgisi yok söylediklerimin.

Kalbimin ve hayatımın tam ortasına çöreklenen mahrumiyet ve acziyet duygularından bahsediyorum.

Oysa ne planlar yapmıştım.

Ramazan başlamadan Adapazarı’na gidecektim.

Hiçbir yere uğramadan önce köyün mezarlığına…

Benim için dünyanın en güzel, en anlamlı, en kıymetli yerine.

Öldükten sonra gömülmek istediğim tek yere.

(Vatan, insanın öldükten sonra gömülmek istediği yerdir.)

Yaşamak için de ölmek için de en içli, en doğru yere.

Yanından bütün ihtişamıyla ve görselliğiyle Sakarya Nehri akar mezarlığın.

Kenarından karayolu geçer.

Karşısından demiryolu. (Yollarla çevrilmek, bütün geçişlerin kavşak noktasında olmak, duasız kalmamak demek biraz da. Umulur ki bunlar vesile-i rahmet ola…)

Önünden ve arkasından dağlar yükselir.

Hem de ne dağlar.

Dünyanın bütün güzelliklerini bağrındaki kayalıklarda misafir eden.

Renklerini de kokularını da kuşlarını da çiçeklerini de yer altı, yer üstü sularını da…

Ihlamur kokusunun dağ çiçeklerine karıştığı, kuş seslerinin su sesini bastırdığı, kızılcık kırmızısının papatya sarısıyla yarıştığı, kelebek kanatlarının defne yapraklarına nazire yaptığı, çağlayanların (o taştan bu taşa, o yardan bu yara) keçiler gibi sek sek oynadığı dağlar.

Ölüye de diriye de can veren, umut zerk eden dağlar.

Dağ dediysek Dadaloğlu koçaklaması gibi dağlar, Karacaoğlan güzellemesi, Veysel koşması, Neşet Baba türküsü gibi…

Ninnilerle uyutan değil, cepheye Mehmet uğurlayan…

Dağ dediysek bir günde inadından vazgeçen heyelan artığı, çamur yığıntısı, çakıl kırpıntısı değil, asırlara damga vurmuş yiğitlik kalesi, Geyve Boğazı’nın başladığı yer…

Vatan sevdasının toprağa düşmüş gölgesi.

Bir elini Geyve, bir elini Osmaneli, bir elini İznik, bir elini Pamukova, bir elini Sarıcakaya’ya uzatan anaç dağlar…

Toprağında anneleri misafir eden, babalara, babaannelere, halalara, amcalara, akrabalara, komşulara kucak açan mezarlık.

Ruhlar âleminin toplanma durağı.

Mektuplarımızda yazan tek adres.

Bunaldığımızda kapısını çaldığımız teselli yurdu.

Ağaçlarında bülbüllerin zikre durduğu, kalbimin taş taş, patika patika huzur bulduğu bahçe.

Ömrümün annesiz ilk ramazanı.

Annem ramazanı çok severdi.

Bir aylık yoldan karşılar, on bir aylık yola uğurlardı.

“Mübarek misafir” derdi, saygıda kusur etmez, ettirmezdi.

Sadece soframıza değil, yüzüne de bereket gelirdi.

Her zaman gülen yüzü, bu ayda cennete açılan pencereler gibi olurdu.

Ağzında annesinden, çocukluğundan kalmış, kırk derede yıkanmış, kırk bahar görmüş dualar…

Ramazan’da kanatlanırdı annem, kuvvetlenirdi, yenilenirdi, yerinde duramazdı.

Hepimizi içten içe halsiz, çaresiz düşüren bu ay, onun gözüne fer, dizine kuvvet, eline/diline bereket getirirdi.

Yeni bir ruh, yeni bir şuur, yeni bir azim, yeni bir irade, yeni bir tevekkül bir de.

Her şey sanki tersine işler, gücün kaynağı olurdu bu ay onda.

Oysa, sahurda kuş kadar yer, iftarda kuş gibi doyardı.

Gün boyu hiç oturmaz, sürekli koştururdu. Kapısına gelenleri bekletmemek, isteyenleri boş çevirmemek için.

O vermek için, yapmak için, onarmak için yaratılmış bir eldi çünkü.

Ağzında “Bir sonraki ramazana kimler yetişecek, kimler yetişemeyecek?” sorusu olurdu hep.

Her ramazanı son ramazanmış gibi, her orucu son oruçmuş gibi karşılar, ağırlar ve uğurlardı bu yüzden.

Dilinde güzellikler, elinde incelikler, ayağında açılmayan kapılar, gidilmeyen evler, kalbinde çocukluktan kalma anneli hatıralar olurdu her ramazan.

Kedilerini beslemesi, çiçeklerini sulaması, baştan ayağa kendi eseri olan bahçesini dolaşması bile ayrı bir güzellik olurdu onun için bu ayda.

Sadece dokuz çocuğunun değil, gözünün gördüğü, gücünün yettiği bütün varlıkların da annesiydi o.

Bizi bırakıp gitmeden birkaç ay önce (evin ön bahçesinde) kuruyan erik ağacı şahidimdir.

Annesiz ilk ramazan.

Hayatın insana sunduğu beklentisiz açılan ve bir daha hiç kapanmayan kapının yok olması demek annesizlik.

Tedavisi ve telafisi olmayan bir gurbet.

Nasıl anlatılır, bilmiyorum.

Kelimelerim kör kuşlar gibi.

Dalda yaprağı, yaprakta karıncayı, karıncada buğdayı, buğdayda paylaşmayı/duayı ihmal etmeyen (ve hayatında hiçbir varlığı incitmeyen) insan ve onsuz gelen ramazan nasıl anlatılır?

Nasıl anlatılır, kuruyan merhamet ve dua pınarı?

Ve nasıl anlatılır, gördüğüm en güzel rüya, tılsımını kaybetmiş kelimelerle?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sakarya'da yaşadığın için mutlu musun?