DEĞİRMEN BAŞINA TEFERRÜCE GİTMEK

Lafı dolandırmaya gerek yok, adı şehirle özdeşleşen bir yazar sorulunca, Adapazarı’nda yaşayan hemen herkesin aklına Sait Faik gelir.

Buralı olmayanlara veya şehre dışarıdan bakanlara da bu soru sorulsa, akla ilk geleceklerden biri yine Sait Faik olur ve içten bakışla dıştan bakış aynı görüş etrafında birleşir.

Böyle bir sevgi öncelikle yazarın yazdıklarıyla ilgili olmalıdır ama onun halktan, haktan, ezilenden yana olan, iyi niyetten, açık sözlülükten, alçak gönüllülükten ayrılmayan mizacını da hesaba katınca bu çok yönlü saygının kaynağı daha iyi anlaşılır.

Bir süredir Sait Faik’in hayatıma ne zaman ve nasıl girdiğini hatırlamaya çalışıyorum.

Öncesi var mı bilmiyorum ama en erken tarih olarak lise birinci sınıf, yani on beşli yaşlar geliyor aklıma.

Zihnimin öne çıkardığı olaylar içinde olmasa belki bu tarihi de hatırlayamazdım.

Hafızamın bana sunduğu bu imkân alanını biraz açayım.

Lise hayatım boyunca birçok yarışmada büyüklü küçüklü ödüller kazandım.

Lise birinci sınıfta bir kompozisyon yarışmasında dereceye girmiştim ve ödül torbasının içinden Medar-ı Maişet Motoru çıkmıştı.

Bu kitapla birlikte girmiş olmalı Sait Faik hayatıma. Yarışmayı düzenleyenler, Adapazarlı olması nedeniyle Sait Faik’ten birer kitap yerleştirmişlerdi hediye paketlerinin içine.

Bir de kitabı büyük bir heyecanla okuduğumu hatırlıyorum o yıllarda.

Sait Faik’in belalı kitaplarından biri olduğunu yıllar sonra öğreneceğim Medar-ı Maişet Motoru önce Yeni Mecmua dergisinin 4 Ekim 1940-21 Şubat 1941 tarihli 75-95. sayılarında 19 bölüm hâlinde tefrika edilir.

1944 yılında yazar eseri yayımlamak isteyince hiçbir yayınevi bu isteğe sıcak bakmaz.

Annesinin desteği ve kendi imkânlarıyla eseri bastırmaya karar veren Sait Faik’e “Yokuş Kitabevi” yardımcı olur.

İki bin adet basılıp piyasaya çıkan kitap yayınevine gelen “kahramanlarından birine eski bir asker kaputu giydirildiği”1 gerekçesiyle toplatılır ve okuruna ulaşamaz.

1952 yılında “Varlık Yayınevi” tarafından ikinci kez basılan kitabın adı Birtakım İnsanlar’a, romanda geçen “medar-ı maişet” motorunun ismi de “ceylan-ı bahri”ye dönüşür.2

Adapazarı’nın varlıklı ve köklü ailelerinden Abasızzâdeler’e mensup olan Sait Faik, 18 Kasım 1906’da bu şehirde, Semerciler Mahallesi’nde dünyaya gelir.

Babası, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev alıp Adapazarı’nda Belediye Başkanlığı da yapan Mehmet Faik Bey’dir.

Karamürsel’de Tahrirat Kâtipliği de yapan M. Faik Bey (1910-1913) akabinde zahire ve kereste ticaretine girer.

Kurtuluş Savaşı yıllarını Adapazarı’nda geçiren aile savaş sonrasında İstanbul’a taşınır.

(M. Faik Bey 29 Ekim 1938’de Burgazada’da vefat eder. Anne Makbule Hanım eşini ve oğlunu kaybettikten sonra 22 Ocak 1963 tarihinde vefat edecektir.)

Sait Faik, çocukluğunu Adapazarı’nda (kısmen babasının görevi nedeniyle Karamürsel’de) geçirir.

Burada Rehber-i Terakki ve sonrasında Adapazarı İdadisi’ne devam eder ancak Yunan işgali nedeniyle düzenli eğitim alamaz.

Ailenin İstanbul’a taşınması sonrasında İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydolur.

Arapça hocası Salih Bey’in minderine konan iğne nedeniyle sınıfça cezalandırılırlar ve Sait Faik’in payına Bursa Erkek Lisesi’ne nakledilmek düşer.

1928 yılında buradan mezun olan yazar tekrar İstanbul’a döner. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne girer fakat bu okulu bitiremez.

(Öğrenimini yarıda bırakmasının sebeplerinden biri olarak Uygurca dersini gösterir.)

1930 yılında Fransa’nın Grenoble şehrine gider ve burada hem Fransızcasını ilerletir hem Batı edebiyatını yakından tanıma fırsatı yakalar. 1934 yılında yurda döner, Halıcıoğlu’ndaki Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe dersleri verir.

Bu işte altı ay çalışabilir.

Askerî hastaneden aldığı raporla askerlik görevinden muaf tutulur. Bir süre babasının kereste işini devam ettirmek ister, fakat başarılı olamaz.

1936’da ilk kitabı Semaver çıkar.

1938’de babasının ölümü onu sarsar ve kışları Şişli’de, yazları Burgazada’da annesiyle yaşamaya başlar.

Medar-ı Maişet Motoru’nun başına açtığı gailenin öncesinde, 22 Mart 1937’de Kurun’da çıkan “Çelme” adlı hikâyesi 15 Haziran 1940’ta Varlık’ta da yayımlanır ve ikinci yayımdan sonra “halkı askerlikten soğuttuğu” gerekçesiyle yazar hakkında dava açılır.

Bu hadise Sait Faik’in hayatındaki kırılma noktalarından biridir çünkü kendisiyle birlikte annesini de üzüp tedirgin etmiştir.

10 Eylül 1940’ta Ankara Müdde-i Umumiliği’nde görülen duruşmaya annesi Makbule Hanım da katılmış oğlunu yalnız bırakmamıştır.

Yaşar Nabi Nayır gibi dostlarının devreye girmesiyle “dava beraatle sonuçlanmış ancak bu davadan geriye Makbule Hanım’ın oğlunun edebiyat yüzünden başının derde gireceğine dair bir korku baki kalmıştır.”3

(1944’te Medar-ı Maişet Motoru’nun basıldıktan kısa bir süre sonra toplatılması yazarın hayatını olumsuz yönde etkiler. O günlerde yaşadığı rahatsızlığa siroz teşhisi konur, doktoru/yakın arkadaşı Fikret Ürgüp yazara içki yasağı getirir ve Sait Faik’in bundan sonraki hayatı hastalıklarla mücadeleyle geçer. 1951’de Doktor Kâzım İsmail Gürkan’ın tavsiyesiyle Paris’e gider ancak burada beş gün kalabilir. Hem tedavi olmak ister hem de gerekli adımları bir türlü atamaz. Ömrünün son demlerinde kitaplarının yayımını hızlandırır. 1953 Mayıs’nda Mark Twain Cemiyeti Şeref Üyeliği’ne seçilir. Hastalığı ilerleyen Sait Faik, 11 Mayıs 1954’te saat 02:35’te vefat eder ve vefatından bir gün sonra Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilir.)4

Hayatını böylece özetledikten sonra yazarın kendisini ve Adapazarı’nı merkeze koyduğu hikâyelerinden biri olan “Çelme”ye kısaca değinmek isteriz.

Sait Faik’in hikâyelerini “ilk dönem”, “ikinci dönem” ve “son dönem” olmak üzere üçe ayıran Fethi Naci “ilk dönem”i Semaver (1936), Sarnıç (1939), Şahmerdan (1940) adlı kitaplardan hareketle ele alıp inceler.

(“İlk dönem”in son kitabı Şahmerdan’la (1940) “ikinci dönem”in ilk kitabı Lüzumsuz Adam (1948) arasındaki sekiz yıllık suskunluğu bazı eleştirmenlerin Medar-ı Maişet Motoru’nun toplatılması ile “Çelme” (1937/1940) ve “Kestaneci Dostum”5 (1942) hikâyelerinin kovuşturmageçirmesine bağladığını söyleyen Fethi Naci, bu göndermesiyle yazımıza da bir nevi güzergâh belirlemiş olur.)6


Toplumcu gerçekçiliğin izlerinin görüldüğü “Çelme” yemekli bir teferrüç (eğlenmek için yapılan gezi) anlatısıdır. Hikâyede bir cuma günü, başta tombul, beyaz, kara gözlü, otuzunda bir hatun olan şube reisinin eşi ile kızı olmak üzere “mesut insanların hanımlarından mürekkep bir kafilenin” şen şakrak bir şekilde (Adapazarı’nda bulunan) “değirmen başı” denen mesire alanına gidişleri anlatılır.

Kafileye mensup kadınlar ait oldukları toplumsal sınıfı işaret eden giysi ve davranışlar içinde yürürler.

Cezveler, gaz ocakları, sarı kırmızı ince kâğıtlarla örtülmüş bin bir eşya ve değişik yiyeceklerle yola çıkan bu topluluğa ayağı sakat bir emir eri (Hasan) refakat etmektedir.

Seferberlik (I. Dünya Savaşı) yıllarıdır.

Grup değirmene (veya değirmenin önünü dolduran insanların bulunduğu çayırlık alana) yaklaştığında bir çuval mısırını öğütmek için

günlerce sıra bekleyen köylülerle karşılaşır.

Çok geçmeden köylülerle grup arasında dozu gittikçe artan bir gerginlik oluşmaya başlar.

Laf atmalarla devam eden bu gerilim kısa sürede sınıfsal (ve fiilî) bir çatışmaya dönüşür.

Köylü kadınlardan biri, kahraman vaziyeti takınıp refakat ettiği hanımlara “Yürüyün, korkmayın gelin arkamdan.” diyerek öne atılan ere (Topal Hasan’a) çelme takar ve onu yere düşürür.

“Bir dakika şaşıran değirmen meydanı ahalisi, şimdi ellerinden sepetleri ve paketleri fırlatmış kaçan teferrüce gelmişlere bakmadan, zeytinyağlı dolmaların ve kocaman beyaz ekmeklerin, kaşar peynirlerinin üzerine atıldılar, bayılanlar, ölenler oldu.

Fakat doyan da doydu.”7

Seferberlik yıllarının yoksulluk ve mahrumiyetlerle dolu günlerinin gerçekçi bir dil ve bakış açısıyla ele alındığı “Çelme” hikâyesi şube reisinin hanımının yanındakilerden birine “-Allah’ım, kıyamet günü de böyle mi olacak, a Ayşe Hanım?” sorusunu sormasıyla biter.

Bu soru, herkesin kendi derdine düşeceği, ilahî adaletin tecelli edeceği kıyamet gününü akla getirir.

Ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız bu hikâyede odaklanmak istediğimiz asıl unsur “değirmen”dir.

Özellikle seferberlik yıllarını göz önünde bulundurarak ifade etmek gerekirse toplumun hemen hemen bütün kesimlerini ilgilendiren sosyal ve ticarî unsurların başında gelir bu mekân.

Dilde ve toplum hayatında yaşamaya devam eden değirmenle ilgili ifadeler, deyimler, vecizeler, özlü sözler, benzetmeler, göndermeler, imalar bunu gösterir.

Suyun (derenin, ırmağın) bu kadar bol olduğu, tarıma dayalı bir hayat tarzının hüküm sürdüğü Adapazarı’nın geçmişiyle ilgili yapılacak araştırmalar bir yönüyle mutlaka değirmenlere veya değirmencilik bahsine çıkar.

Bu bölgede değirmencilik faaliyetleri hâlâ devam etmekte ve bu oluşumun kültürel arka planı varlığını sürdürmektedir.

Toplumu, çevreyi, doğayı sanatçı muhayyilesiyle gözlemleyen Sait Faik “Çelme” hikâyesinde “değirmen”i anlatısının merkezine koyar, doğduğu şehri ve burada yaşayan insanları ayrıntılı bir şekilde ele alıp değerlendirir.

Anlatıcı değirmenle karşılaşana kadar yürüdüğü yolları, yollarda karşılaştığı yer ve insanları okuyucuya betimler, tanıtır.

Kasabadan köye/kıra, şose yoldan toprak yola/patikaya, genelden özele doğru gelişen metinde devirle, devrin olayları ve insanlarıyla ilgili çözümlemeler yapılır.

Köylülerin yaşadığı sıkıntıları görmek istemeyen anlatıcı köyden daha huzurlu bir ortam olarak düşündüğü çayırlık alana yönelir.

Toprak yolu takip ederek buraya vardığında çimenlere uzanmış bir çocuk, otlayan bir inek, bunların ilerisinde suyun sazlarının yanı sıra kara, çürük tahtalarıyla iskelete benzeyen bir köprü görür.

Bir de kenarda bir harabe vardır. “Buranın kasabanın eski bir mesire yeri, bu harabenin de değirmen olduğunu hatırlar.”8

Bir süre bu çayıra uzanır, on dakikalık uykudan sonra yanında bir ayak sesi duyar ve elinde mavzeriyle bir askerle karşılaşır. Birer sigara yakıp sohbete başladıkları askere burada ne yaptığını sorar.

Asker “İşte şurada…” deyip “iskambil kâğıdından yapılmışa benzeyen karakol kulübesini” gösterir.

Konunun aslını öğrenmeye yönelik sorular devam edince asker “Emir böyle…” diyerek konuşmayı çok da uzatmak istemez.

Kısa sohbetin peşinden anlatıcı bu sefer kasabada yaşadıklarını hatırlar.

Kasabada özellikle fırınların önü müthiştir.

İnsanlar perişan durumdadır fakat bu olumsuzlukları dert etmeyen mesut insanlar da vardır ve bunlar kasabada rahat bir hayat sürmeye devam ederler.

Sözün burasında “Çelme”nin özünü veren cümle karşımıza çıkar: “İnsan başkalarının aç, perişan olduğu günlerde

nasıl mesut olur, dememeli.

Öyle bir olur ki.”9 Bu ifade, hikâyenin düğümünün çözüldüğü değirmen sahnesine kapı aralar.

Kasabanın seçkinleri değirmen başına yaklaşınca yavaşlarlar çünkü burada çoğunluğunu yine kadınların oluşturduğu büyük bir kalabalık vardır.

“Kuru otların üzerinde sıska çocukların uyuduğu” bir kalabalıktır bu. 10

Sıra “değirmen”dedir artık.

Hikâyenin düğümünü çözecek paragraflar peş peşe gelir.

Paragrafların içeriği sadece insanların yaşadıkları sıkıntılara değil, dönemin yerel ve ulusal sorunlarına da ışık tutar:

“Kasabanın büyük değirmeni yalnız buğday öğüttüğünden mısır unu için yalnız bu değirmen çalışıyordu. Bu değirmen günde ancak kırk elli çuval öğütebilirdi, geceli gündüzlü çalışmak şartıyla…

Kasabaya yetmiyordu.

Yakın köylerden ve kasabadan binlerce ahali bir çuval mısır öğütmek için birbirine giriyordu.

Ekseriya çocuğunu yüklenen ve eşeğini iki çuvalla önüne katan kadın gelip günlerce sırasını bekliyordu.

Ateşler yanardı.

Geceleyin çakallar etrafta dolaşır, ulurlardı.

İki çuval mısır edinmiş insanlar, yarının birkaç tok gününü adamakıllı sahicileştirmek için aç, burada bekleşirlerdi.

Birisinin çuvalından dökülmüş un kapışılır, hemen orada yoğurulur ve bazlama yapılırdı.

Değirmenciler değirmen çöreğini herkese vermezlerdi.

Parası olan yerdi.

Parası olanın ise burada işi neydi?

Birisini bulur, gönderirdi değirmene…

O birisi, burada beklerdi.

O birisi ise parasını daha kötü günlere saklayan insandı. Hastalık, ölüm…”11

Bir değirmenci çocuğu olarak rastladığım en erken, en gerçekçi ve en etkileyici cümlelerle karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyorum.

Dört kısa paragrafta Birinci Dünya Savaşı yıllarının hemen hemen tam ve gerçekçi bir fotoğrafı var.

Ne demek istediğimi izah edeyim.

İlk paragrafta öncelikle toplumsal bölünmüşlüğü işaret eden ikilikler dikkati çeker.

Bir tarafta kasabanın buğday unu öğüten değirmeni diğer tarafta kırsal alanda (bir köyün yakınında) mısır unu öğüten bir başka değirmeni vardır.

Değirmenlerin ortak özelliği geceli gündüzlü çalışmaları yine de ihtiyaca cevap verememeleri.

Paragrafın anahtar kelimeleri “buğday” ile “mısır”dır. Buğday ve buğday unu (metinde “beyaz ekmek” olarak geçer) şehre, şehir hayatına,

şehir insanına yönelik bir yiyecektir, daha çok imtiyazlı sınıflara hitap eder.

Mısır ve mısır unu (“Köy Hocası ile Sığırtmaç” adlı öyküde “kara Gürcü ekmeği” olarak geçer)12 köye, köy hayatına, köy insanına mahsustur ve buğdaya nispetle daha ucuzdur.

Yazar, mısır ununu da bulamayan bir kesimi daha ima eder ki bu ima toplumun bir bölümünün açlık sınırında olduğunu gösterir.

Burada ince bir nokta daha vardır ki onu değirmencilik yapmayanlar bilmez.

Her değirmen mısır ve buğdayı aynı anda öğütemez.

Mısır taneleri buğdaya göre daha büyük ve sert olduğundan değirmenin bu taneleri öğütecek güç, ayar ve donanımda olması gerekir.

Bunlarla birlikte bazı bölge insanlarının özellikle mısır ununa olan düşkünlüklerini de burada hatırlatmakta yarar var.

İkinci paragrafta yakın köy ve kasabalardan eşek sırtında getirilen çuvallara değinilir.

Bir eşeğe sağlı sollu en fazla iki çuval yüklenebilir.

Bu paragrafın can alıcı noktası değirmen işiyle kadınların ilgilenmesi sorunsalıdır.

Tekinsiz yerler olarak bilinen değirmenlere ne kadar süreceği belli olmayan öğütme işi için kadınların gelmesi, burada günlerce sıra beklemeleri, üzerinde durulması gereken bir başka toplumsal sorundur.

Erkekler nerede diye düşündüğünüzü biliyorum, hemen söyleyeyim:

Cephede.

Yakup Kadri’nin kulağını çınlatarak şunu da ekleyelim ki köy demek biraz da eşek gücünden azami derecede yararlanılan yer demektir.

Üçüncü paragrafta insanların iki çuval mısır bulduklarında yaşadıkları sevince gönderme yapılır.

Seferberlik yıllarında bu durum hayatın en azından bir süre rahat geçeceğine işaret eder.

Dördüncü paragraf biraz abartılı görünse de birinin çuvalından dökülen unun hemen kapışıldığına vurgu yapar.

Açlık öylesine ileri safhadadır ki bu unlar hiç bekletilmeden yenilecek hâle getirilir.

Değirmenciler, öğüttüklerinden aldıkları ücret veya pay/kira sayesinde toplumun nispeten rahat kesimini oluştururlar.

Yaptıkları çöreği herkesle değil parası olanlarla paylaşmaları bir başka toplumsal eleştiri noktası olarak öne çıkar.

“Parası olanın ise burada işi neydi?” sorusu paragrafın hatta metnin anahtar ifadelerinden biridir.

Parası olan birisini bulur değirmene gönderir, kendisi bu çileyi çekmezdi.

Peki, başkasının mısırını buraya getiren, kendi üç beş kuruşunu ne için saklardı?

Elbette daha kötü günler için:

Hastalık ve ölüm.

Anadolu insanının zor günler için kenarda mutlaka bir şeyler saklama âdetini burada ustaca işleyen Sait Faik ailesinde

ve yakın çevresinde gördüklerini/duyduklarını kaleme almış gibidir.

Dört paragraftan sonra gelen diyalogda “değirmen başına teferrüce giden” hanımların, değirmende un öğütmek amacıyla sıra bekleyen kalabalık için (halk için) kullandıkları “güruh” (ayak takımı/sürü) ifadesi, toplumdaki sınıfsal çatlamanın veya bir kesimin diğer kesime üstten bakmasının Türk edebiyatındaki çarpıcı örneklerinden biri olmalıdır.

Yazıyı Sait Faik’in iki hemşehrisinden bir hatıra ve bir şiirle bitirmek isteriz.

Birincisi edebiyatın hikâye/öykü, roman, şiir, röportaj, çeviri, uyarlama, mektup, deneme, konuşma gibi birçok türünde eserler veren Sait Faik’le aynı zamanda onun gibi velut bir kalem olan Faik Baysal arasında geçen bir anı.

Anlatan Faik Baysal:

“Ben İstanbul’da öğrenciyken, amcam yazları Burgazada’da ev kiralardı, arada ben de onlara gider kalırdım.

Adaşım ve hemşehrim Sait Faik’le bu nedenle tanışıklığımız, dostluğumuz vardı.

Bir gün okuldan Burgazada’ya geçmiştim. İskeleye yakın Sait’i gördüm.

Beni durdurdu,

-Adaşım, şu kızı görüyor musun? dedi.

-Görüyorum, dedim.

-Ona gidip Sait seni seviyor der misin? dedi.

-Sen niye gitmiyorsun? dedim.

-Kötü bir şey söyler diye korkuyorum, dedi.

Halbuki ben de korkuyordum. Sait’in hatırına korka korka kızın peşinden gittim ama bir türlü söyleyemedim.

Kızın adı Aleksandra. Takip edildiğini anlayınca hışımla döndü, Rumca- Türkçe karışımı bir dille:

-Ne takip ediyorsun beni? diye sordu.

Dedim:

-Arkadaş…

-Hangi arkadaş?

-İşte orada duruyor.

-Niye kendi gelmiyormuş?

-Korkuyor, dedim.

-Allah Allah… Ne yapıyor, balıkçı mı? diye sordu.

-Hayır, şair, dedim.

-Benim için bir aşk şiiri yazarsa konuşurum onunla, dedi.

Olanları Sait’e anlattım. O da ‘Bir Masa’ şiirini yazdı Aleksandra’ya.

‘Bir Masa’ adlı bu şiir, Bilgi Yayınevi’nden çıkan Şimdi Sevişme Vakti adlı şiir kitabında da vardır Sait’in.” 13

(“Bir Masa

Bize bir masa ayır Yanakimu

Aleksandra’mla benim için

Bir masa

Üstü çiçeksiz

Örtüsü gazeteden

Şarabı aşktan

Hem hülyadan

Aleksandra’m mızıka çalsın

Siyaha çalar parmaklarıyla

Güftesi bayağı şarkılar

Adi havalar

Meyhane acı zeytinyağı koksun

Sen hoşnut ol Yanakimu”)14

İkincisi annesi Geyveli Behçet Necatigil’den. Şairin kitaplarına girmeyen ve Sait Faik’in ölümünden beş gün sonra yazılan “Anlamak” adlı iç burkan bir şiir:

“Kompozisyon yazıyordu sınıf,

Başlık: Anlamak.

Anlamak uzakken yakın

Kurumuş topraklara,

anlamak,

Boşalışı sağnağın.

*

Anlamak görmekti süregelen

gizliyi.

Doğdu. Adapazarı’nda

görmeye 1907

*

İnsan ilk girdiği koskoca bir

sarayda

Nasıl şaşırır birden anlamak

şaşırmaktır, derken geniş

Bursa Lisesini bitirdi, İstanbul,

Fransa’ya gidiş dönüş.

Anlamak açılışı kapının

Dilsiz ve karanlık konakta

Anlamak hikâyelerinde

İstanbul

Uzun, kısa.

Derken durdu, 1954

Elleri kesilmiş.

Anlamak birden durmaktır:

Gökyüzü daha geniş…

Başın öne düşmesi.

Anlamak boyun eğiş.”15

1 İsimsiz, “Abasıyanık, Sait Faik”, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, Cilt: 1 (A-İ), YKY, İstanbul

2001, s. 3

2 Konu için bkz. (Sevengül Sönmez, “Medar-ı Maişet Motoru”, A’dan Z’ye Sait Faik, YKY, İstanbul 2007, s. 133-

134.)

3 Sevengül Sönmez, “Çelme”, A’dan Z’ye Sait Faik, YKY, İstanbul 2007, s. 64-66.

4 Sait Faik’in hayatının özetlendiği kaynak için bkz. ( http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/sait-faik-abasiyanik )

5 Öykünün (5 Aralık 1942’de) yayımlandığı Yürüyüş dergisine gelen polisler Sait Faik’i arar. Bunu duyan yazar

şaşırır, endişelenir. Polisler öyküdeki kestaneci çocuğun mangalına vurarak deviren polisin kim olduğunu öğrenmek,

sonradan eroine alışan Ahmet’i kurtarıp okula göndermek istediklerini söyleyince bunun gerçek değil bir kurmaca

olduğunu söyleyen S. Faik yakayı kurtarır. (Bilgi için bkz. Sevengül Sönmez, “Kestaneci Dostum”, A’dan Z’ye Sait

Faik, YKY, İstanbul 2007, s. 113.)

6 Fethi Naci, “Sait Faik’in ilk Dönem Hikâyeleri”, Sait Faik’in Hikâyeciliği, YKY, İstanbul 2008, s. 17-30.

7 Sait Faik, “Çelme”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 22

8 Sait Faik, “Çelme”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 17

9 Sait Faik, “Çelme”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 18

10 Sait Faik, “Çelme”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 21

11 Sait Faik, “Çelme”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 21

12 Sait Faik, “Köy Hocası ile Sığırtmaç”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam (Bütün Eserleri 2), Bilgi Yayınevi, İstanbul

2000, s. 99

13 Ahmet Okçuoğlu, “Faik Baysal’dan Dinlediklerim…”, Gül Sancılı Adam, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür

Yayınları, Adapazarı 2007, s. 121-122.

14 Sait Faik, “Bir Masa”, Şimdi Sevişme Vakti Şiirler (Bütün Eserleri 13), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 43-44.

15 Sait Faik, “Anlamak”, Şimdi Sevişme Vakti Şiirler (Bütün Eserleri 13), Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 152-153.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sakarya'da yaşadığın için mutlu musun?