KADININ ADI YOK

Yıllar önce mevsimin yaza döndüğü mis gibi bir bahar sabahıydı; günlerden çarşamba…

Dün gibi hatırlarım hala.

Bir kahvaltı sözü için yakın arkadaşım ve meslektaşımın ofisine gitmiştim. Belli aralıklarla birbirimizi ziyaret etmekten keyif alırdık.

Kalabalık mekanlardı bizimkisi.

Avukatlar, katipler, sekreter ile gelen giden müvekkiller ve misafirlerle…

Ofis mutfağında hazırlanan kahvaltı sofralarının ya da öğlen için pişirilip de hep beraber yenilen yemeklerin tadı bir başka oluyordu.

Dumanı üzerinde tüten o sıcacık lezzetlerle keyifle kurulan sofralar, iş hayatının rutinine anlamlı bir farkındalık ve ortak yaşama ayrıcalıklı bir ruh katıyordu.

O gün nasıl da güleçti herkesin yüzü…

Neden sonra yana yakıla çalmaya başladı arkadaşımın telefonu.

Sabahın erken saatlerine fazla gelen bir hararetle…

Öğleden sonrası için daha önceden programlanmış müvekkil görüşmeleri olduğundan hemen açtı telefonunu.

Fakat bu keyifli sabahın yüzüne bıraktığı o aydınlık hal gitti bir anda.

Sanki kara bulutlar kapladı her yanını.

Tedirgin ve bir o kadar düşünceliydi sesi.

Anlamıştım bir şeylerin yolunda gitmediğini.

Göz göze geldik sonra ve bana sormaya fırsat bırakmadan:

“O” dedi.

“Hani sana daha önce bahsettiğim şu müvekkil var ya, oydu telefondaki.

Eşi konuşmak için dışarı çağırmış.

‘Bir yerlerde oturur bir şeyler yer içeriz. Yalnız gel, konuşalım’ demiş.

‘Avukatın olarak ben geliyorum yanına, yalnız görüşme sakın’ desem de dinletemedim Gülben. Eşi dengesiz, sağı solu belli olmaz. ‘Sen gelme avukat hanım, yalnız görüşeyim. Ama Onunla konuştuktan sonra gelebilirseniz mutlu olurum’ dedi. Ve saat 12.00 gibi buluşacağımız yeri teyitleşerek telefonu kapattık.”

Ona: “Ben de gelirim seninle; ne olur, ne olmaz.” dediğimi hatırlıyorum refleksle.

Neden bilmem, içime garip bir kasvet çökmüştü o an.

Onun müvekkiliyle dahi olsa böyle yalnız görüşmesi tedirgin etmişti beni.

Çünkü kadının, boşanma aşamasında olduğu o sorunlu eşinden müteaddit seferler tehdit aldığını hep söylüyordu arkadaşım ve onun güvenliğine yönelik tüm yasal işlemleri de yürütüyordu.

Böylesi bir durumda kendisini yalnız bırakmamalıydım.

“Ben de geleceğim seninle, lütfen itiraz etme!” diyerek biraz emrivaki şekilde konuyu kapattım.

Tamam dercesine başıyla onayladı beni.

Hakikaten rahatsız olmuştum bu durumdan.

Tatsız mevzularla kararmış olsa da bir anda ortalık, biz keyfimizi bozmamaya çalışarak kahvaltımızı yapmış, akabinde kahvelerimizi afiyetle yudumlamış, sonrasında da biraz duruşmalardan bahsedip haftanın ve günlük hayatın kritiğini bile gerçekleştirmiştik.

Ben o dönem birkaç yıllık evliydim; onun ise küçücük bir evladı vardı.

Evlilik, çoluk çocuk muhabbeti derken saatin epey ilerlediğini çok sonra fark ettik ve görüşmeye gitmek için hızla hazırlanmaya başladık.

Tam ofisten çıkmak üzereydik ki telefonu yine yana yakıla çalmaya başladı.

Bu sefer tanınmayan bir numaraydı arayan.

“Önemli bir şey olmasa bu kadar ısrarla çaldırılmaz.” hassasiyetiyle açtı telefonunu. Ben de gayriihtiyari yüzüne odaklandım o an.

Öyle ya, zırıl zırıl çalan telefonun ucundaki sesin mutlaka bir derdi olmalıydı.

Arkadaşımın yüzü derin bir keder içindeydi bu sefer.

Bir isyan, bir kahır vardı dilinden dökülen “olamaz, olamaz !” sözlerinde.

Belli ki yolunda gitmeyen bir şeyler vardı.

Ama neydi ?

Günlerdir tehdit alan müvekkili; hani o biçare kadın, yazın iyiden iyiye kendini göstermeye başladığı o güzelim bahar gününde, meydanın tam orta yerinde eşi tarafından vurularak öldürülmüştü.

Baharımıza gam, gözümüze yaş değmişti şimdi.

Bir kadının hayalleri de, biricik hayatı da bir adam tarafından katledilmişti yine.

Ve biz de herkes gibi seyirci kalıyorduk artık tüm bu olup bitene.

İşte telefonda bunun haberi veriliyordu arkadaşıma.

Buluşmaya giderken vekilini yanında istememişti kadın, ne olur ne olmaz diye…

Avukat da olsa o da bir kadın değil miydi sonuçta?

Ölümün kıyısından döndürmüştü onu.

Ve onunla birlikte buluşmaya gidecek olan beni…

Bizi kurtaran, dakikalarla ifade edilecek bir zaman dilimi değildi elbette;

Yaradan’ın yazgısıydı sadece.

Hani derler ya; vademiz dolmamış daha, yiyecek ekmeğimiz varmış nasibimizde.

Bu olayın öncesinden bu zamana kadar bir sürü dava gördüm.

Ama psikolojik, ama fiziksel şiddete maruz kalan nice kadının dramını gözlemledim.

Avukatlığını yaparken gerek eşi, gerek ailesi tarafından dışlanmış çoluk çocuk sahibi kadınların o vasıfsız ve fakir halleriyle ayakta ve hayatta kalabilme mücadelelerine yakından tanık oldum.

Ah, ne zordu bir kadının onuruyla yaşama savaşı !

Durumları öylesine kötü olanlar vardı ki içlerinde, an geldi cebimden para verdim, dertlerini dinledim, destek olmaya çalıştım.

O insanları derinden hissettim.

Eşini öldüresiye döven bir erkeğin duruşmanın tam ortasında biz bayan avukatlara ve hatta yargılamayı sevk ve idare eden bayan hâkime bile diklenip efelenebildiğini de gördüm.

Avukat da olsak, hâkim de olsak, neticede kadın değil miydik işte!

Boşanmak için ofisime gelen nice çifti gözlemledim.

Birlikte çıktıkları bu yolu daha bitirmemiş, aradaki seviyeyi yitirmemiş, sorunlarını kendi aralarında tutup, aileleri arasındaki saygıyı korumayı başarabilmiş çiftlerin, başardıkları bunca şeye rağmen, kendilerine artık birlikte yaşamama kararı aldıran o sebebin ne olduğunu tüm yönleriyle anlamaya çalıştım.

Sahi neydi evlilik birliğini nihayetlendirecek o sebep?

Sevgi bağıyla bağlılardı oysa.

Ama ifade etmiyorlardı birbirlerine son zamanlarda.

İletişim eksikliğiydi gözlemlediğim.

Ayrı ayrı görüştüm karı ve kocayla.

Ortaktı beklentileri; açlıkları ise hep aynı:

Sevginin gösterilmesi ihtiyacı…

Ve boşamadım elbette onları.

O an belki para kazanmadım ama bütün ömrüme yetecek dualarla güzel insanlar kazandım.

Devam eden evliliklerini gördükçe mutlu oldum.

Bu hayatta paradan daha önemli şeyler var zira; insanı insan yapan şeyler…

Toplumun çok önemli bir nüvesi olan aile mefhumuna, benim de küçücük de olsa bir katkım olmuş oldu böylece.

Lakin şiddetin, aldatmanın, kronikleşmiş kötü alışkanlıkların hüküm sürdüğü, sevginin, saygının, güvenin, aileler arasındaki iletişimin tamamen bittiği evlilikleri de nihayetlendirmekten bir an dahi imtina etmedim.

Çünkü böylesi sorunların dermanı yoktur.

Mevzu tedavi edilecek aşamayı çoktan geçmiştir.

Birlikte olunduğunda tekrar tekrar ve çok daha sancılı bir şekilde kanayacaktır o derin yaralar.

Her zaman kutsiyetine inandığım aile birlikteliğinin nihayetine ya da devamına yönelik analizlerimi daha sağlıklı yapabilmek; özellikle Aile Hukuku bünyesinde önüme gelen davaları iyi tahlil edebilmek ve toplumu profesyonel bir gözlükle irdeleyebilmek için ilave bir lisans eğitimi olarak Sosyoloji okudum.

“Aile Danışmanlığı” ve “Evlilik Terapisi” konularına bundan sonra da eğilerek gerek müvekkillerime gerekse ihtiyaç halinde toplumumuzun her bir ferdine daha faydalı olmaya gayret edeceğim.

Gerçek bir yaşam hikayesi ve mesleki tecrübelerimle burada ele almaya çalıştığım toplumsal cinsiyet olgusu, sosyolojik anlamda değişen derinlik ölçüsüyle dünyanın pekçok ülkesinde yaşanan bir eşitsizlik sorundur.

Bu çerçevede :

Erkek ve kadına biçilen değer, rol ve kalıplar, erkeği ‘üste ve öne’ alan hiyerarşik boyutuyla ayrıştırıcı bir vazife üstlenir.

Kadın, toplumsal olarak belirlenmiş cinsiyetinden ötürü erkekten ayrı olarak yer bulur.

Ve kadınlık, erkeklik statüsünün izin verdiği imkân ve ölçüde, ataerkil kültür tarafından inşa edilir.

Toplum tarafından üretilen bu kadınlık, adeta bir kader gibidir.

Ve bu kader Türkiye’de gün be gün artan kadın cinayetleriyle kanlı, meslek hayatımda yaşadığım nice tecrübe çerçevesinde sancılı ve genel itibariyle fevkalade hazin bir şekilde tecelli etmektedir.

Ülkemizde kız çocuğu olan ebeveynlere yönelik olarak, bu evlatlarımızın özellikle eğitimlerinden mahrum kalmamaları ve erken evlendirmemeleri hususunda verilen telkinler göz önüne alındığında, bu ailelerin kadınları olmanın da çok zor olduğu bir gerçektir.

Çünkü yasalar önünde fırsat eşitliğine sahip olsalar da dimağlardaki o “katı kadınlık algısı”nda kadınlar, erkeklerle asla eşit statüde ve değerde değildir.

Bir bakıma; KADININ ADI YOKTUR!

Bu çok kritik bir durum tespitidir. Ve bu tespitin en can alıcı sonucu da şudur ki :

Türkiye’de ve hatta dünya genelinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve “ötekileştirilen” kadınlık olgusunun kronik sorunlarını, sadece ve sadece zihniyet değişimi çözecektir.

Bu değişimin gerçekleşebildiği ve kadının her anlamda adının var olduğu nice güzel ve güven dolu günler, aydınlık yarınlar dileğiyle…

Gülben DEMİRCAN BABAOĞLU

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gülben Demircan Babaoğlu --- Okunma

# Destek


Anket Sakarya'da yaşadığın için mutlu musun?