ORHAN VELİ ve ÜÇ KAFADAR

Yanınıza kafa dengi iki kişi daha bulursanız dünyayı değiştirirsiniz.

Olmadı yaşadığınız memleketi, şehri, kasabayı değiştirirsiniz.

Yine olmadı, oturursunuz şiirin, edebiyatın durağan akışını, kanık’sanmış güzergâhını değiştirirsiniz. Alışkanlıkları kırar; algıyı güçleştirir, uzatırsınız.

Seçkin beyefendi ve hanımefendiler gibi yapmacık, kusursuz, narin cümlelere olta atmaz garip garip yollar icat edersiniz.

Her sabah gökyüzünü maviye boyarsınız mesela, tepeden tırnağa çiçek açtırırsınız bir ağaca -çocuklar gibi- cıvıl cıvıl süslersiniz onu. Nasırdan başka derdi olmayan Süleyman Efendi’ye mersiye yazar, haddinizi aşıp şiire kasket giydirirsiniz.

Kargalara rüşvet verir, tren sesi duyunca ağlar, Urumelihisarı’na oturur bir türkü tutturur, Gemlik’e doğru denizi görünce şaşırırsınız. Yanınızdakiler, yörenizdekiler şiir yazar vekil olurlar, namzet olurlar, elçi olurlar, memleket memleket gezerler; siz elinizdekini, avucunuzdakini tek “yaprak”lık dergilere yatırırsınız.

Onlar, yalılarda, köşklerde, konaklarda yaşarlar; mehtaplı gecelerde dalgın suda yıldız ve yaldız avlarlar.

Boğaz’da, Adalar’da günlerini gün edip yazacaklarına malzeme devşirirler. Siz yelkovan kuşlarının peşi sıra gider, serin serin “Kapalıçarşı”larda, cıvıl cıvıl “Mahmutpaşa”larda güzelim bahar rüzgârında ter kokularına bulanır, gözleriniz kapalı İstanbul’u dinlersiniz. Hem de gözünü dört açmış tufeyliler istila etmeye başlamışken şehri.

Kafa dengi meselesine geri dönelim zülfü yâre daha fazla dokunmadan.

Yalnız biraz erken yaşta kesişmeli yollar. Bir de birkaç iyi hocaya denk gelmelisiniz ilk ve orta mektepte, lisede.

Dergi çıkarmalısınız birlikte, tiyatro yazmalısınız, oynamalısınız, müzik dinlemelisiniz, şehrin kalabalıklarına karışmalı aylak aylak dolaşıp âşık olmalısınız.

“Her sınıftan her meslekten ahbaplar, arkadaşlar bulup yaşadığınız kentin kundura boyacılarını, garsonlarını adlarıyla çağıracak kadar onlarla ünsiyet peyda etmelisiniz.”

Şakayı, gülmeyi, güldürmeyi, ironiyi, parodiyi sevmeli, mizahtan keyif almalı, bir çırpıda üç yüz kadar baharat, elli altmış kadar balık adı sayabilmelisiniz.

Hafızanız da kuvvetli olmalı.

Arkadaşlarınızın okul ve telefon numaralarını, yolculuk, tanışma, eğlence gibi hadiselerin tarihlerini mıh gibi belleğinize çakmalısınız. İçinizdeki çocuktan öğüt, umuttan ilham almalısınız.

Anladınız değil mi, Orhan Veli ve iki kafa dengi Oktay Rifat ve Melih Cevdet’ten bahsettiğimi.

Duysa kızar ve sevmez ama Orhan Veli’ye torpil yapalım bugün, biraz öne çıkarıp önce ondan bahsedelim.

Tanzimat için İbrahim Şinasi neyse Cumhuriyet dönemi için Orhan Veli biraz öyledir.

Yaşadıkları devre kadar birçok değişim geçiren edebiyatı, dili, öncekilerden farklı yaklaşım ve yöntemlerle dönüştürmeyi başarmış bu iki insan. Şunu söylemeye çalışıyorum, Şinasi’nin döneminde yaptıklarından sonra edebiyat aynı edebiyat değildir artık, açtığı yoldan yürür cümle yenilikler.

Orhan Veli’nin söylediklerinden, yazdıklarından ve yaptıklarından sonra da dil ve şiir artık bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Konuyu biraz açalım. Mesela, ikisi de yabancı dil bilir, çeviri yapan kurumlarda çalışır, La Fontaine’e bayılırlar.

Dünyadaki bütün değişim ve gelişmelerde yabancı dil bilmek, başka kültürlerden, edebiyatlardan beslenmek başat rol oynar. İnsan, ana dilinin farkına bile başka dilleri öğrendikçe varır. Tek dilli insan tek kanatlı kuş gibidir.

Devam edelim.

İkisi de işe dille, Türkçeyle başlarlar. Yazılarını mümkün oldukça halkın konuştuğu, anladığı dille yazarlar. Şinasi’nin halkın konuştuğu/anladığı saf Türkçeyi bulma arzusuyla, Orhan Veli’nin sıradan insanı, sokakta, çarşıda pazarda konuşulan dili öne çıkarma çabası ne kadar da birbirine benzer.

Tiyatroya ayrı bir merakları vardır. Şinasi ilk Avrupaî tiyatroyu yazarak bu bahiste çığır açar. Orhan Veli çocuk denecek yaşta yazdığı piyesleri Beykoz’daki evlerinin bahçesinde arkadaşlarıyla birlikte sahneye koyar. İlk piyesinin adı “Doktor İhsan”dır. Eğitim hayatı boyunca değişik piyeslerde gönüllü olarak rol alması bu sanat dalına olan merakının bir başka kanıtıdır.

Bir ömür basın yayın işlerinin içinde olurlar.

Şinasi Tercüman-ı Ahvâl’i Agâh Efendi’yle birlikte, Tasvîr-i Efkâr’ı tek başına çıkarır. Orhan Veli de lise yıllarından itibaren dergi faaliyetlerinin içindedir. Sesimiz ve Yaprak bu çabanın ilk akla gelenlerinden.

Halka inmeyi hayatlarının, sanatlarının merkezine koymakla kalmaz, halk kültürüyle ilgilenir ve bu bahiste kitap çapında eserler ortaya koyarlar. Şinasi atasözlerini toplayarak Durub-ı Emsâl-ı Osmaniye’yi yazar, “dil bilgisi” ve “sözlük” üzerinde kafa yorar. Orhan Veli, Nasrettin Hoca Hikâyeleri’ni nazma çeker.

Uzar gider bu benzerlik…

Üç kafadarın hikâyesine geri dönelim. İlkokulun son sınıfında Orhan Veli ile Oktay Rifat’ın yolları kesişir.

Lisesinin birinci sınıfında üç ahbap çavuş kafa kafaya vermişlerdir artık.

Ankara Erkek Lisesi’nde Ahmet Hamdi Tanpınar öğretmenlik yapar, kabına sığmayan bu gençlere. Türk edebiyatının en renkli ve karşılıklı etkiye açık buluşmalarından biri gerçekleşir o yıllarda, yeni yeni kültür merkezi olmaya başlayan Ankara’da.

Bu tatlı tesadüf çıkacak dergilere, yazılacak yazılara, şiirlere kapı aralar. Burada bir hadiseye kısaca değinmek isterim.

Öğrencilerime mutlaka anlatırım 1930’lu yılların başında yaşanmış bu anekdotu.

Öncesinde derim ki,

“İyi bir edebiyatçı olmak istiyorsanız, hayatın her saniyesinde, her anında, her yerinde, her aşamasında edebiyatçı gibi davranmanız ve yaşamanız gerekir.  Sinemaya gittiğinizde de, vapura bindiğinizde de, otobüsle, trenle, uçakla seyahat ederken de, televizyon seyrederken de, memlekete döndüğünüzde de, büyüklerinizle, küçüklerinizle sohbet ederken de, edebiyatçı kimliğinizden asla sıyrılmayacaksınız. Rüya görürken bile edebiyatçı kalacaksınız. Yıllar sonra gördüğünüz bir arkadaşınızla geçmişi anarken de öyle, bir konuşmada, tartışmada, sohbette örnek verirken de.”

Böyle uzun uzun anlattığım ve belki de anlatamadığım bu durumu, daha on beş on altı yaşlarındaki bu üç gencin hayata geçirdiğini görürüz:

“Orhan zil çalar çalmaz yanıma gelir. ‘Teneffüsü gâvur etmeyelim Oktay.’ derdi. Şiir sözü edelim, şiir konuşalım demekti bu. Bir yıl sonra İstanbul’dan Melih geldi. O da bizim gibi şiire tutkundu. Üç kafadar, çocukluktan delikanlılığa el ele geçtik. Dünya nimetlerini bir arada tattık. Şiir bizim için yaşamaktan ayrı bir şey değildi. Hayalimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi ortaklaşa kullandık. Bu macerada da el ele yürümek bizi birbirimize büsbütün bağladı”

Anlatan Oktay Rifat. Üç kafadar beş dakikalık, on dakikalık teneffüste bile şiir konuşuyor, şiir tartışıyor. Buluştuklarında, görüştüklerinde, ilk fırsatta, her fırsatta şiir konuşuyorlar. Hiç ayrılmıyor gibi yaşıyorlar. İşte edebiyatın, şiirin, sanatın bir insanın hayatına girmesi böyle bir şey. Bütün bunlarla birlikte ve bütün bunların yanı sıra bir gün Melih Cevdet şöyle bir serzenişte bulunursa şaşırmayın ama olur mu?

Niçin senelerce bütün kuşlara

Mavi denize ve mavi göğe

Hep şiir yazmak için baktım?”


(Özdemir Asaf, Necatigil’in ölümünden sonra yazdığı bir yazıda bu üç kafadarın yukarıdaki tavrını akla getiren şu sözleri söyler: “Bir ana-konu’nun yöresinde yaşam sürdürmeye adamışlardandık kendimizi. Bu bir çok-yakın akrabalıktı. Aynı hamurdandık. Şiir duyuyor, şiir bakıyor, şiir arıyor, şiir görüyorduk. Bir açıklamayı daha daha ötelere götürmek ve iletmek isteyenlerdendik. Yaş farkımız vardı, yaşdaştık.”

Bu “kayıp nesil” birinci dünya savaşında doğdu, bu savaşın yarattığı travma içinde büyüdü, mahrumiyetlerin millî ideallerle onarıcı, itici güce dönüştürülmeye çalışıldığı bir zaman diliminde yaşadı.

Cumhuriyetin açtığı okullarda okuyarak bu dönemin tedrisatından geçti, terbiyesini aldı.

Bu neslin ayırt edici özelliklerinden biri ve belki en önemlisi böyle bir eğitim anlayışına muhatap olmaktı. Bu özelliklere ortak idealler de eklenince erken Cumhuriyet neslinin ilk edebiyat hareketi olarak düşünülebilecek “Garip” (I. Yeni) ortaya çıkıverdi. Hem de Ankara’da. Doğdukları dünyada daha çeyrek asır geçirmeden iki büyük savaşa ve Millî Mücadele yıllarına tanıklık ettiler.

Dünya ve memleket bu savaşların etkisiyle ciddi bir sarsıntı yaşamaya başladı.

Yaşananların bir yansıması olarak birçok düşünce akımı ortaya çıktı.

Bunlar, birbirinin devamı, tamamlayıcısı olarak görülebilecek dadaizm, fütürizm (gelecekçilik), sürrealizm (gerçeküstücülük) ve egzistansiyalizm (varoluşçuluk) olarak düşünülebilir. Üç kafadarın en küçüğü Melih Cevdet iki dünya savaşı arasına sıkışmışlığı “İkinci Harbı Umumi” adlı şiirinde ironik bir dille şöyle anlatır:

“Nasıl sabrettim bugüne kadar

Ölümden bahsetmemek için

Farkına varmamak mümkün mü?

Cigaram acı işte,

Âşık olmak gayrı kabil,

Uyanmanın tadı kalmadı.

Birinci Harbı Umumî’de doğmuşum,

Bizim hesabı kesmek için

İkincisine ne lüzum vardı?”


Ne kadar görmezden gelinirse gelinsin artık tüm dünyada ölüm kol gezmektedir. Hiçbir şeyin tadı ve anlamı kalmamıştır. Sigara acıdır, âşık olmak ve sabahleyin uyanmak bir anlam ifade etmez. Art arda yaşanan savaşlar insanların hesabını kesip onları başka bir dünyaya uğurlama yarışına girerler. Yirminci yüzyılın ilk yarısı bundan daha anlamlı, çarpıcı ve kısa bir şekilde anlatılamazdı.

Şimdi bir itirafta bulunmanın zamanı.

Orhan Veli’yi Bosna’da görev yaptığım yıllarda Boşnak öğrencilerin şaire gösterdikleri ilgiden sonra fark ettim. Dilin tazeliğini, pırıl pırıl ifadeleri, gıcır gıcır söyleyişleri, ironiyle ve mizahla yumuşatılarak ince ince anlatılan insana-topluma dair kaygıları, eleştirileri. Bu harekete önyargıyla baktığım yıllara yandım. Derste işlediğimiz şiirleri aradan bir gün bile geçmeden birbirlerine okumaya başlamıştı öğrenciler, hem de ezberden. Türkçeyi öğrencilerimin hayatına sokmayı başardığımı düşündüm. Keramet bende değil Orhan Veli’deydi. En sevilen şiir “Bedava”ydı:

“Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Yağmur çamur bedava;

Otomobillerin dışı,

Sinemaların kapısı,

Camekânlar bedava;

Peynir ekmek değil ama

Acı su bedava:

Kelle fiyatına hürriyet,

Esirlik bedava;

Bedava yaşıyoruz, bedava.”

Hayatın kanık’sanmış gerçeklerinin bu kadar doğal ve yalın anlatılması Türkçenin misafirlerini şaşırtmıştı. “Beni bu güzel havalar mahvetti” söyleyişine de bayılmışlardı. Oysa herkes havaların güzelleşmesini, rahat rahat yürüyüşe çıkmayı, piknik yapmayı, doğayla baş başa kalmayı dört gözle beklemez mi? Orhan Veli işin ayarını kaçırıyor ve “güzel”lik şaşırtıcı bir ironiye kapı aralıyordu metinde.

Bütün bu şiirler içinde en sevdiğim yeri yazmasam olmaz. “Giderayak” şiirinden dört kelimenin oluşturduğu hayata ve insanlığa gönderilen ince bir mesaj/sitem bu:

“Saadetinden geçtik,

Ümidine razıydık.”

Yazıyı, Sabahattin Eyuboğlu’nun Orhan Veli’nin 1945’te çıkan Vazgeçemediğim kitabını merkeze alarak yazdığı “Boğaziçi İstanbul, Orhan Veli Kanık, Velinin Oğlu” başlıklı yazıdaki ilginç bir değerlendirme ile toparlayalım. Alıntılayacağım bölüm, kitabın on bir şiirden oluşmasına yöneltilen eleştirilere esaslı bir cevabı içeriyor:

“Yalnız şiirde değil, bütün sanatlarda asıl yeni olan, gereksiz tekrarları, ekleme süsleri, güzel de olsalar atan, canlı bir varlık gibi her uzvu başka bir iş gören, yaşar gibi gelişen eserlerdir. Ancak bu sayede, senin kitabında olduğu gibi, birbirinden ayrı şiirler söylenebiliyor. Şiirde vardığın ustalığı anlatmak için dostlara ilkin bunu gösteriyorum. On bir ayrı şiir söylemenin ne kadar zor olduğunu bilenler kitabını çokları gibi küçük bulmayacaklar. Şiirlerini yalnız başlıklarla birbirinden ayıran, şiirde değerin uzunluk ve çoklukla ilgisi olmadığını bir türlü kabul edemeyen hevesliler bu kitaptan ders alabilseler. Senin gibi yoğunlaştırmasını, yontmasını, bir kelimesi atılamayan söyleyişe varmasını bilmezlerse en yetililerin şiirleri bile güzel kokular gibi dağılıp gidiverecek”

Garip beni alt üst etti.

Yüzlerce, binlerce şiir yazıp aslında tek şiiri olmayan şairleri fark ettirdi. Bir asır yaşayıp gerçekte bir gün bile yaşamadan ölenleri. Hayatın sırrının koca koca sözlerde, iri iri jestlerde, gösterişli semtlerde değil, küçük küçük dokunuşlarda saklı olduğunu bir de. Şiire sızması gereken temel hasletlerin ince dil işçiliği, yalınlık, sadelik ve doğallık olduğunu peşi sıra. Bütün bunları içine alan bir cümle ile yazıyı bitireyim, “Farklı açılardan dünyaya, insana, olaylara bakmasını öğretti. Sadece bakmasını değil görmesini de.”

Aramızda kalsın ben de sizin tarzınızda şiirler yazdım abiler.

Belki bir gün kitap da yaparım onları.

Dokuzunu, onunu, on birini yanınıza salarım.

Ama ne gerek var, “Onlar da bunlara benzer.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sakarya'da yaşadığın için mutlu musun?