ÂNA SIĞMAYAN İNSÂN


Aklın ve gönlün yardımıyla insanın hem bedenine hem ruhuna can veren, geçmişle geleceğin büyülü bir karışımla kavuştuğu noktada kendini var eden zamansal döngünün en küçük parçasına ân denir.

İki yüzü vardır ânın.

Bunların biri, zamanı yoğunlaştırarak her şeye anlam yükleyip derinlemesine bakmak ise diğeri, bütün maddî bağlardan sıyrılıp tüy gibi hafiflemek, fazlalıklardan arınmak olmalıdır.

İki durumdan birini öne çıkarmak veya tercih etmek çoğu kez insanın elinde değildir. Çünkü yaşanan zaman insanın kör noktasıdır. İnsan, ondan kurtuldukça yaşadıklarını görmeye başlar.

Büyü bozulduğunda veya perde aralandığında -zamansal olarak- her şey buharlaşmış ve geride kalmış olur.

Çünkü o tutulamayan, yetişilemeyendir.

Beni böyle bir zamansal girdaba düşüren üç beş söz oldu:

“Dünya, değişip duran tek bir günden ibarettir.” (Sühreverdî)

“Ömür bir gündür, o gün bugündür.” veya “Dem bu demdir.”

“Gül, ey bir âna sığmış ebediyet rüyâsı!” (Tanpınar)

“Günler gelip geçmekteler

Kuşlar gibi uçmaktalar” (Aziz Mahmut Hüdaî)

“Bir saniyenin bile gelen kısmı gündüz, giden kısmı gecedir.” (Mithat Cemal)

(Bir saniyenin yarısı geçmişte, yarısı gelecektedir.)

Sayfalarca uzatılabilecek bu vecizelere, dizelere şimdilik ara verelim, ânı merkeze alarak düşünmeye devam edelim.

Hayatı bir insana sığdırırsanız “aşk” olur mesela.

Bir güne sığdırırsanız “vuslat” olur, “sonsuzluk” olur.

Bir dikkate sığdırırsanız “sanat”; bir kelimeye, imgeye sığdırırsanız “edebiyat”; uykuya sığdırırsanız “rüyâ” olur.

Vefâyı, iyiliği bir bedene sığdırsanız “dost”; güzellikleri, incelikleri, empatileri bir duyguya sığdırırsanız “huzur” olur, “mutluluk” olur.

Cümle dargınlıkları, pişmanlıkları bir kuyuya sığdırırsanız “ölüm” olur bu sefer.

Burada şöyle bir paradoks var:

Hayatın tek çizgide ilerlememesi.

Öyle bir zaman gelir ki gündüz geceye, dün bugüne karışır.

Hayal gerçeğe galebe çalar, geçmiş bugünü/geleceği yutar.

Bu yüzden, maziyi-şimdiyi-geleceği ortak bir paydada (ân) buluşturmak, varlığını devinime borçlu birçok unsuru, maddeyi dondurmak gibi bir şey olur. Oysa zaman, bir ân bile durdurulamayacak, kendisine müdahale edilemeyecek kadar insan iradesinin dışındadır.

İnsanlık tarihi, bunu anlamanın, kavramanın veya başka bir ifadeyle zamana hükmedebilme istek ve hırsının tarihidir de.

Zamanın insana teslim olması kıyametin kopması demektir.

(Ve belki de bu yüzden hemen her gün dünyanın değişik yerlerinde kıyametler kopmakta, insanlık yörüngesinden çıkmaktadır.)

Bütün bunlara sosyolojik açıdan da bakmak mümkün.

Bu bağlamda ân “yaşanan zaman” veya “şimdi” olarak tevil edilebilir ve tarih bunun insanlarda oluşturduğu travmanın hikâyesidir.

Filozofların, hâkimlerin bütün uğraşıları bu ana eksende dolanıp durmuştur.

Mehmet Âkif’lerin neslinden Charles Maurras’ın (1868-1952) bir sözü gelir aklıma, hazret der ki; “Fransa’yı sevmek Fransa’nın mevcut hâlinden nefret etmeyi gerektirir.”

Yaşanan zamana yöneltilen bundan ağır eleştiri duymadım.

Bazen yaşanan ân ve onun sisi boğar insanı.

Okuyun Safahat’ı bu sis gözlerinize nem, boğazınıza düğüm, içinize dert olur. Herhâlde bu dizelerin en yakıcısı “Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu!” nidasıdır.

Tevfik’lerin, Hâşim’lerin muhayyel bir sığınak/belde arayışlarının; zaman ve mekândan kaçma isteklerinin özünde yaşanan zamanın boğuculuğu vardır.

Çağ sıkıntısını ele alanlardan biri de Cemil Meriç’tir (1916-1987).

“Murdar bir hâlden muhteşem bir maziye kanatlanmak” olarak kavramlaştırır bu durumu.

(“Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz / Gelmişiz, dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!” dizeleri gelir aklıma Âkif’ten.)

Türk düşünce tarihinin bir kısmının mihverini bu kavramlaştırma oluşturur.

Gözlerin hep geriye dönük olmasının işaret fişeği gibidir bu yedi kelime.

Düşünce akımlarının bir kısmını da bu retorik belirler.

Bir zamanlar büyük millet olmanın bugüne nasıl bir katkısı olur bilemem

ama şunu bilir ve şunu derim ki bugünün sorunlarının çözümü yine bugündedir, geçmişte değil.

Hâlihazırda yaşanan problemlere geçmişten cevaplar, çözümler arayan uluslar yollarını uzatır, dikkatlerini dağıtır, kendilerine ve ait oldukları millete zaman kaybettirirler.

Bizdeki mazi güzellemesinin arkasında bu anlayış ve idrâk vardır.

Zaman zaman geriye dönmenin diriltici ve ilhâm verici yanlarının olduğunu biliyorum fakat bunu romantizmle soslayarak geniş kitlelerin afyonuna dönüştürürsek, gelecek avuçlarımızın içinden kayar gider.

Meriç’ten yarım asır önce gelen Sait Halim Paşa (1865-1921) daha gerçekçi ve eleştirel bir gözle bakar bu duruma.

Bence meselenin püf noktasını da çözer.

Özetle şöyle der Paşa, “Avrupa’nın bugün geldiği noktayı, Avrupa’yı Avrupa yapan nedenler zannettik. Işıl ışıl caddelerinin, düzenli yol ve parklarının, düzenli hastanelerinin, öğretmeninden öğrencisine, okulundan müfredatına kadar sürekli gelişen ve kendisini yenileyen eğitim kurumlarının, yenilmeyi unutan ordularının, matbaalarının, müzelerinin, kitabevlerinin arkasında zengin bir maliye, gücünü bilimsel çalışmalardan alan donanımlı insan gücü, oturmuş sağlık sistemi, bireyleri ve toplumu besleyen kültür ve sanat hayatı vardır.”

Görüneni gerçekleştirebilmek için görünenin arkasındaki dünyadan haberdar olmak gerekir.

Avrupa’daki sıradan insanın bizden farkı yoktur.

Baudelaire (1821-1867) iki dünyanın benzer yaklaşımlarını vurgular gibidir: “Kafesinde oturmuş gazetesini okuyan herhangi bir Fransız’a gidin ve ilerlemeden ne anladığını sorun ona; buhar, elektrik ve gaz lambası, Romalıların bilmediği mucizeler, bizim eskilere üstünlüğümüzü kanıtlayan icatlar diye yanıt verecektir.”

Yaşanan aydınlanmadan yığınların haberi yoktur.

Her dönemin kendi içinde barındırdığı kırıcılığı, yıkıcılığı, karanlık ve kör noktaları bilimle, eğitimle, sorun çözebilen insanlarla (bürokratlar ve bilim insanları) aşmak, yani zamanın ruhunu (zeitgeist) doğru anlamak/kavramak ve ona göre bir dünya kurmak gerekirdi.

Yapamadık, hâlâ yapamıyoruz.

Bu kısırdöngüyü kıramıyoruz.

Yaşadığımız zaman dedik, ân dedik yazı bizi nereye getirdi.

Tekrar edebiyata dönelim.

Bahsin dünya edebiyatındaki en çarpıcı örneklerinden biri Bosna-Hersek’te, Vişegrad’da,

Drina Nehri üzerinde bulunan köprüde geçmiştir. İvo Andriç’in yirmi dört kısımdan oluşan Drina Köprüsü’nün Bosna-Hersek’in Avusturya tarafından işgal edilmesinin anlatıldığı on üçüncü bölümünde, kaleme aldığımız bu yazının ana izleğini oluşturan “bir insanın ânlık zaaf ve dalgınlıklarının, küçük dikkatsizlik ve kusurlarının nasıl bir trajediye yol açabileceğinin” çarpıcı örneklerinden biri çıkar karşımıza:

İşgalin dördüncü yılında haydutluk faaliyetleri artar.

Bunları engellemek için değişik birlikler kurulur.

Bu birliklerde görev yapan askerlerden biridir Gregori Fedun.

Aslen Doğu Galiçyalı bir Rus olan Fedun uzun boylu, kuvvetli, çocuk ruhlu ve utangaçtır.

Aldığı gönüllü maaşıyla ailesine katkıda bulunan Fedun’a askerlik hizmeti için Vişegrad çıkar.

İşi ağır değildir, Drina Nehri üzerine kurulup Vişegrad’ın doğusuyla batısını birbirine bağlayan köprüde nöbet tutar.

Bir yerli bir yabancı askerin nöbet tuttuğu köprüde Fedun’a, Streifkorps’un köylerinden birinde doğup büyüyen, içkiye düşkün, ilerlemiş yaşı nedeniyle sürekli uyuyan Praçalı Stevan eşlik eder.

Mart başında askerî birliklere, tanınmış haydut Yakov Çakırliya’nın Hersek’ten Bosna’ya geldiği, Vişegrad dolaylarında bir yerde gizlendiği, Türk veya Sırp sınırına geçmek için fırsat kolladığı, bunun için de nöbetçilerin dikkatli olmaları gerektiğiyle ilgili bir ihtarnâme çekilir.

Haydutun eşkaliyle ilgili bilgiler yazıya eklenir.

Yakov, kısa boylu ve gösterişsiz olmakla beraber fevkalâde sinsi ve kurnazdır. Uyarıları ciddiyetle dinleyen Fedun, bunca telaşı gereksiz görür.

Genişliği on adım olan köprüden tekinsiz birinin geçmesi mümkün değildir.

Gece olsun gündüz olsun Kapiya’da tuttuğu birkaç saatlik nöbetlerinde rahat ve endişesizdir.

(Kapiya: Drina Köprüsü tam orta yerinde birbirine eşit iki teras biçiminde genişler. Bu teraslar ortadan geçen araba yolunun iki katı genişliğindedir. İşte köprünün bu bölümüne “kapiya” derler.)

Bir öğle vakti, nöbet tutan Fedun’un yanından bir Müslüman kızı geçer.

“Müslüman kızlarının, örtülerin belki de yarın büsbütün gizleyeceği henüz çocukluktan çıkmamış sevimli yüzlerini mâsum bir neşe ile gösterdikleri bir çağdı bu!...”

İlk geçişte Kapiya’da kimsecikler yoktur, Fedun genç kıza ihtiyatlı ve sıkılgan bir gözle bakar.

Fedun’un gözü çarşı tarafındadır.

Bir süredir, birinin bir yerlerden çıkıp geleceğini hayal eden gencin beklentisinin gerçek hayattaki karşılığı gibidir bu Müslüman kızı.

Yarım saat sonra, köprü hâlâ sessizken genç kız çarşıdan döner, köprüden geçer. Fedun’un kalbi hızlı hızlı çarpar.

Yarım saat önceki ürkekliğini üzerinden atmış, kızı uzun uzun süzmüştür.

Dönüşte, daha önce görülmemiş bir şey olur, kız da yan gözle ve kurnazca ona bakmıştır. Genç kız gözden kaybolunca, o ana kadar rüyâ âleminde olan Fedun kendine gelir.

Stevan uyumaktadır.

Yaşadıkları karşısında huzursuzluk hisseder, Stevan’ı uyandırır, nöbet değişimine kadar dikkatini sivriltir.

Ertesi gün (ikinci defa) yine öğleye doğru çarşıda ve köprüde kimsenin bulunmadığı bir sırada kız tekrar görünür.

Fedun, kurallarını bilmediği bir oyunun içindedir.

Şalla çerçevelenmiş yüze bakar.

Her şey önceki günün tekrarı gibidir.

Bakışmalar bu sefer daha uzun sürer.

Gülümsemeler daha canlı ve cüretkâr olur.

Stevan uyumaktadır.

Dönüşte Fedun’un gözlerinin içine bakan kız “karışık ve anlamsız” bir şeyler mırıldanır.

Üçüncü gün (üçüncü defa) genç kız bir kere daha köprüden geçer.

Fedun rüyâda gibidir,

Stevan uyumaktadır.

Yine bir şeyler mırıldanır, bir şeyler kekeler…

Yine kimsenin bulunmadığı bir sırada, (dördüncü defa) Fedun aşkı yüzünden düşünemez hâldeyken kız köprüden bir kere daha geçer.

Bu geçişte fısıltıyla karışık, bir sonraki nöbetinin zamanını sorar delikanlıya, nöbetin akşam ezanında hava kararmaya başlarken olduğunu öğrenir.

Yavaşlamadan ve yan gözle bakarak şöyle mırıldanır:

“Büyük annemi kasabanın çarşısına götüreceğim, geceyi orada geçirecek ve ben yalnız döneceğim.”

Altı saat sonra Fedun uyuklayan arkadaşıyla Kapiya’da nöbet tutarken “yağmurlardan sonra ona vaatlerle dolu gelen serin bir akşam başlar.

Geçenler büsbütün seyrekleşmiştir.

Genç Müslüman kızı Osaynitşa yolunda görünür.” Kızın yanında iki kat olmuş bir Müslüman kadını vardır.

Kalın örtülere sarınmıştır.

Sol eliyle kızın koluna, sağ eliyle bastonuna dayanmaktadır.

Dört ayak üstünde gidiyormuş izlenimi vermektedir.

Köprüden geçerlerken genç kız gözlerini Fedun’un gözlerinden ayırmaz.

Yaşlı Müslüman kadın kılığına bürünerek köprüden geçen haydut Yakov Çakırliya’dır.

Fedun bir ânlık dalgınlıkla/heyecanla bu ihtimali unutuverir ve bunun bedelini çok trajik bir yargılamadan sonra kendi canına kıyarak öder.

İki küçük örnekle yazıyı toparlayalım.

Önce, Bedri Rahmi’nin bir dizesi gelsin.

Şair, bütün insanlığı, bir zincirin halkaları gibi el ele tutuşarak ve gülüp oynayarak Tanrı’nın huzuruna çıkmaya hazırlanan insanlar olarak düşünür.

Kaderleri aynı tek insan gibi:

“Ömürlerimizi birbirine ekleyip sana doğru geliyoruz.”

Âdettendir, mesele zaman/süre (durée) olunca Tanpınar ve aşağıdaki dörtlük anılmadan olmaz:

“Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında

Yekpâre geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında”

İnsanın ne içine girebildiği ne dışında kalabildiği “parçalanmaz akış” nedir?

Bergson kolaycılığına kaçmadan soralım:

Anne karnı mı, rüyâ mı, eşik mi, hayat mı?

Yoksa hepsi mi? Ne dersiniz?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sakarya'da yaşadığın için mutlu musun?