Çıplak ayaklı çocuklar

Çocukken en sevdiğim çizgi film Heidi’ydi.

Alpler’in sevimli kızı.

Onun ağzını kocaman açarak süt sağışını, sıcacık ekmeği koparışını imrenerek izlerdim.

Hep mutluydu Heidi.

Samandan yatağında yatar, insanlara yardım etmek için çırpınırdı.

Anne ve babası ölünce dağlarda yaşayan dedesinin yanına gönderilmişti.

Seksenli yıllarda çocuk olup da Heidi’yi, aksakallı dedesini ve arkadaşı tembel Peter’i bilmeyen yoktur. Heidi’nin ayaklarının çıplak olduğunu da.

Çıplak ayaklarla yaz kış koşturur dururdu Heidi.

Biz çocuklara şiddetten uzak sevgiyi, dostluğu, sade ve yalın doğa yaşamının büyülü havasını yaşatırdı.

Johanna Spyri, 1880 yılında yazmış Heidi’yi, daha sonra çizgi film olarak evlerimize girmiş ve pek çok çocuğu gülümsetmiş ,heyecanlandırmış ve şaşırtmıştır. Heidi olmuşuzdur izlerken, çimenlerde onun gibi koşmuşuzdur.

Bazen de onun gibi kahkaha atmışızdır.

Ayaklarımızın yazın çıplak olma düşüncesi hoşumuza gitmiştir de kışın çıplak olabileceğine pek ihtimal vermemişizdir.

Sonuçta izlediğimiz sadece bir çizgi filmdi.

İnsan dondurucu soğuklarda, her yer karla kaplıyken de çıplak ayaklarla koşamazdı ya.

Yaz kış dağlarda çıplak ayaklarla koşan kızın bize bir mesajı mı vardı yoksa?

Neden Heidi’nin ayaklarında ayakkabı yoktu?

Bize hangi gerçeği göstermeye çalışıyordu?

Evet, o bir verdingkinder ( sözleşmeli çocuk), yani “çıplak ayaklı çocuklar ”dan biriydi sadece.

Kimdi bu çıplak ayaklı çocuklar?

İnsanlığın sorgulandığı, çocukların görmezden gelindiği, kabullenilmiş utancın İsviçre’de vücut bulmuş halinin yansımaları mıydı?

İsviçre, nüfus azlığı sebebiyle, çocuk işçi çalıştırmak yasak olmasına rağmen çıkan iş gücü açığını kapatabilmek için kendince bir çözüm buldu.

1960 ‘lı yılların başına dek sürecek bir utanca imza attı.

Ne mi yaptı?

Çıplak ayaklı çocuklar yarattı.

İsviçre’de kimsesiz çocuklar ya da yoksul ailelerin çocukları, kilise papazları tarafından onlara bakabilecek kişilerin yanına yerleştiriliyor ya da başka bir deyişle kiralanıyorlarmış.

Bu çocuklara tek tip kıyafet ve bir çift ayakkabı verilirmiş.

Zaman ilerledikçe ayaklar büyümüş, ayakkabılar giyilemez olmuş.

Yıpranan ve küçülen ayakkabıların yerine bir yenisi hiçbir zaman verilmemiş.

Ayaklar çıplak kalmış.

Çıplak ayaklı bu çocuklar ahırlarda yatar, çuvaldan giysiler giyer, çiftlik işlerinde ve ev işlerinde çalıştırılırlarmış.

Hiçbir hakları yokmuş.

Dayak yiyen, ağır cezalar alan, istismara uğrayan bu çocukların durumları zamanla daha da kötüleşmiş.

Çıplak ayaklar, onların diğer normal çocuklardan ayırt edilmesini sağlayan en önemli işaret olmuş.

Hiç kimse rahatsız olmamış bu durumdan.

Bu köle çocuklar görünmez olmuş adeta.

İsviçre bu utançla yaşamış uzun yıllar.

Hiç kimse ses çıkarmamış.

Ses çıkaranlar da ya duymazdan gelinmiş, ya da yok sayılmışlar.

Özellikle çocukluklarında sözleşmeli çocuk olarak çalışan bazı sanatçıların çabaları bile başarısızlıkla sonuçlanmış.

İsviçre’de etkin sınıf sağırmış çünkü gözleri körmüş. Nasır tutmuş vicdanları, çıplakmış ruhları…

İsviçre’de “verdingkinder” denilen bu kölelik sistemi, uzun yıllar devam etmiş.
İsviçre devletinin şu an bazıları hala hayatta olan bu insanlardan resmi olarak özür dilemesi ise ancak 2013 yılında mümkün olmuş.

Heidi, yıllarca koşmaya devam edecek küçük yüreklerin kalbinde.

Çıplak ayaklarla umut olacak, her şeye inat.

Pandemi de bolca film izleme fırsatı buldum. Bunlardan biri Green Book ( Yeşil Rehber) adlı filmdi.

Gerçek bir yol hikayesi.

1962 yılında Amerika’nın güneyine yapılacak yolculukta sadece siyahların kalacağı otelleri gösteren bir el kitabının gücünü izledim.

Sırf siyah olduğu için beyazlarla aynı masaya oturamayan, aynı otelde kalamayan müzisyenin sessiz çığlığını.

Her gittiği eyalette siyahlara yönelik yasakların içler acısı dramını.

En çok şaşırdığım sahne, beyazların müzisyeni büyük bir dikkatle izlemelerinin, alkışlamalarının ardından onu lokantaya sokmamaları oldu.

Yasakmış çünkü.

Bir de tuvaleti sorduğunda bahçedeki kırık dökük tahta barakayı göstererek “ancak onu kullanabilirsin” demeleri.

O da yasakmış.

Yasakları koyanın bunu normal görmesi.

Ben senden üstünüm, sen değerli değilsin mesajı.

Nereden geliyor bu kendini üstün görme hakkı?

İnsanlık tarihi pek çok acı olaya sahne olmuş.

Olmaya da devam edecek gibi.

Çocuk haklarına, ırkçılığa, adaletsizliğe, ayrımcılığa göz yummanın mümkün olmadığı bir bilince sahip bireylerle güzel olurdu dünya.

Eşitlikçi ve barışçıl.

Pandeminin gölgesinde dünyayı bekleyen 2021 yılı umarım bizlere umudu getirir.

Aşıyı, virüsü yenebileceğimizi, normale dönebileceğimizi müjdeler.

Çevrimiçi dersimizde yeni yılla ilgili bir etkinlik gerçekleştirdik.

Bir kutlama kartı hazırladık. Poyraz şöyle yazmış: “Seneye inşallah virüs biter ve biz okul koridorlarında yine koştururuz.”

Elif ise “Şu Korona bir bitsin, rahatça görüşürüz.” demiş.

Beni gülümseten ve bir çocuğun hayal gücünün masumiyetine tutunmamı sağlayan Çağan ise arkadaşına : “İyi ki evine noel baba gelir.” demiş.

Çocuklar hepimizin.

Çıplak ayaklı çocuklar da.

Siyah, ya da beyaz hepimiz biriz.

İnsanız biz.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mine Ayhan - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

06

Nihal - İki sene önce isviçre ye gittiğimde heydin in dağlarından geçerken bu hikayeyi rehberden dinlemiştim,heydi aslında o dağlarda yaşamamış hey di yetimhanede büyümüş bir kız çocuğuymuş. Dediğin gibi o çocuklara yazılmış bir hikayeymiş. Çok güzel anlatmışsın yüreğine eline sağlık. Keşke bu hikaye televizyondan bir daha verilse.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 29 Aralık 09:26
05

Gülben - Hakikaten, seksenli yıllarda çocuk olmak ne harika bir şeydi. Şu güzel yazınızı okurken ben de çocukluğumda gezindim durdum;

sanki o yıllarda takılı kaldı ruhum...

Ne hazindir ki, yenik düşüyor her şey zamana.

Biz büyüdük ve kirlendi dünya.

Şarkıda da söylendiği gibi...

Ama umut hiç bitmeyen bir bahar mevsimi... Taze baharlarımızın en güzel rengi ise çocuklar; yavrularımız...

Onların varlığında umudumuz hep baki...

Artık karalar bağlamasın;

Beyaza boyansın insanlığın resmi.

Masmavi yürekler sarsın şu koca âlemi;

Semalar kıskansın...

Yarınlar daha güzel olsun inşallah.

İçten Sevgilerimle...

Gülben Demircan Babaoğlu

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 29 Aralık 01:57
04

Emine Gümüşsuyu - Her makalen gibi bu yazinda da yüreğime dokundun canim arkadaşim kalemin hic susmasın öpüyorum...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 28 Aralık 21:04
03

Aysuda - Insanin yuregine dokunan, kusursuz bir yazı. Ancak bu kadar güzel, duygulu ve profesyonelce anlatılabilirdi... Dilerim bu makale daha birçok insana ulaşır ve yüreklere dokunur! Bu yazının sahibi yazar ve öğretmen olan annecigimi bir kez daha kutluyorum...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 27 Aralık 16:13
01

Si̇bel - İnsanın yüreğine dokunan çok güzel akıcı bir yazı Mine öğretmenim ??İyi ki öğretmensiniz?Sizin enerjinizle, kalbinizle yetiştirdiğiniz serçeleriniz çok şanslı ?

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 27 Aralık 15:26


Anket Sakarya'nın yeni OSB'lere ihtiyacı var mı?