DOĞARKEN KAYBEDİLEN ANNEYE MERSİYE YAZAN ÇOCUK: FAİK BAYSAL

DOĞARKEN KAYBEDİLEN ANNEYE MERSİYE YAZAN ÇOCUK

FAİK BAYSAL

Türk edebiyatında en çok ilgimi çeken bahislerden biri “yazarlar ve anneleri”dir. Konu bu kadar genel değil elbette bahsi biraz daha daraltarak söylemek gerekirse “küçük (hatta çocuk) yaşta annesini kaybeden yazarlar”dır. Başlangıçta Tevfik Fikret (12), Ahmet Hâşim (7), Yahya Kemal (13), Ahmet Hamdi Tanpınar (14), Ziya Osman Saba (8), Cemal Süreya (7), Didem Madak (13) gibi edipler üzerinden önüme düşen bu konuda, özellikle korona sürecinde külliyâtını okumaya çalıştığım Behçet Necatigil diğer edipleri geride bırakarak ilk sıraya oturdu. Necatigil’le ilgili yazdığım yazılarda neyi ve hangi temayı ele alırsam alayım karşıma hep annesi çıktı. Necatigil daha iki yaşındayken yanan evlerinden kıl payı kurtarılan (veya çıkarılan) anne çok yaşamaz. Genç yaşta hayatını kaybeden anne ile iki yaşında öksüz kalan yavrusunu yıllardır aklımdan çıkaramadım ve içimi yaktı durdu hep bu ayrılık.

Talihsiz annenin (Geyve) hemşehrisi olan Faik Baysal’ın ( Adapazarı) yaşadıklarını görünce yani eserlerini, konuşmalarını okuyunca beterin de beteri varmış dedim içimden. Acının da derinleşmesi yakıcı hâle gelmesi mümkünmüş hem de insanın tahayyül edemeyeceği kadar. Baysal’ın hayatı, çaresizliği ve öksüzlüğü Necatigil’inkinin bir hayli önüne geçti. Anlattıklarını okuduktan, onunla empati kurduktan sonra, sizin de içiniz yanacak bundan kuşkum yok:

“Ben Adapazarı Tığcılar Mahallesi, Pamukosman Sokağında doğmuşum (1922). Adapazarı Nüfus Kütüğüne kayıtlı olmama rağmen, ne hikmetse doğum yerim İstanbul yazar. Bunda babamın, benim doğumumdan kısa bir süre sonra İstanbul’a taşınmasının da etkisi olmuş olabilir. Annem beni doğururken ölmüş. Annemi hiç tanımadım. Hiç görmedim. Babam ise doğumumdan kısa süre sonra büyükbabamla anlaşmazlığa düşüp İstanbul’a kaçmış. Evlenip barklanmış. Onu da hiç görmedim. Vefatında haber verdiler. Mezarlığa geldiğimde üzerine toprak atıyorlardı. Biri küreği elime tutuşturdu:

-Öyle duracağına babanın üstüne birkaç kürek toprak atsana, dedi.

-Benim babam yıllar öncesinde ölmüştü zaten… deyip küreği reddettim. Kısacası, ben annesini de babasını da dünya gözüyle hiç görmemiş adamım.”1

Konuşma, tahmin edeceğiniz üzere “Beni büyükbabamla haminnem büyüttüler.” sözüyle devam eder. Bir sonraki boşluğu doldurmak da zor değil, bu öksüz çocuk daha yedi yaşına gelmeden İstanbul’daki amcaya haber salınır ve bu sefer küçük Faik’in yatılı okullar -kendisi ‘kışla’ der- serüveni başlar, Cumhuriyet devrinde birçok yazarda ve özellikle “İkinci Yeniciler”de çokça örneğine rastlandığı gibi.

Baysal’ın yaşadıkları, üvey anne kısmını çıkarırsak, Necatigil’in yaşadıklarına ne kadar da benzer. Fakat bütün bu olumsuzluklar içinde Necatigil’in “Kabataş Lisesi”, Baysal’ın “Saint Josph”te okuma fırsatı elde etmeleri, kaderin bu insanlara uzattığı şefkat eli olarak okunabilir mi, yorumlanabilir mi, bilemiyorum. Annesizlik uçurumu kolayca karar vermemi zorlaştırıyor. Bu noktada benim hayatımda da önemli yeri olan tren yolculukları bahsi açılır. Baysal, on yıldan fazla bir süre trenle gider gelir Haydarpaşa’dan Adapazarı’na. Aynı yaşlarda olsaydık kim bilir belki de tanışırdık kendisiyle ve üçüncü mevkide hem hasbihal eder hem yolculuk yapardık. Gerçi dedesinin maddi durumu hiç de fena değilmiş ama yine de iyi arkadaş olurduk diye geçirir dururum hep içimden.

Konumuza geri dönelim.

Akün hocanın bana hediyesi olan edebiyat tarihi merakımı, beni tanımayanlar ve genç okurlar için buraya bir kere daha yazayım. Edebi metinlere yüz çevirip, hatta tepeden bakıp, az dolaşmadım yazarların, anıların, devirlerin, olayların, hayatların peşinde. Bütün bu okumalarım içinde, annesini doğarken kaybeden, gençliğinde ve sonraki hayatında babasını görmeden ömür süren bir yazar portresi hatırlamıyorum. Annesizliğin (ve dahi babasızlığın) bu kadar yakıcı ve keskin köşelisine bugüne kadar rastlamadım. Ve hep şunu düşündüm; ya dedeyle haminne de (babaanne) olmasaydı ve tabi bir de amca? Necatigil’in payına hastalıklı ve üvey de olsa bir anne düşmüş ve bu anneden vefalı kız kardeşler doğup büyümüş fakat Faik Baysal’da bunlar da yok! Bu nasıl yalnızlık, kimsesizlik ve çaresizliktir, inanın anlamakta da anlatmakta da zorlanıyorum, çünkü yaşamayan bilmez, bilemez, anlayamaz.

(Diyeceksiniz ki sen nereden biliyorsun, beni de babaannem büyüttü, farklı bir hikâyenin içinde, belki bir gün onu da anlatırım. Şimdilik kalsın.)

Konuşmanın devamını biraz yürek indirir kafa yorarsanız inanın siz de getirebilirsiniz. Devam edelim, yine Necatigil’in anneannesini akla getiren bir duygudaşlıkla karşı karşıyayız: “Yeryüzünde en çok sevdiğim insan haminnemdir.” Bunu söylemesen de olurdu be Faik abi, öylesine belli oluyordu ki bu sevgi. Yazar ilk şiirini bu insanın (yani babaannesinin) ölümü üzerine kaleme alır. Şiir dediğimiz mucize, sevdiğimiz insanların yokluğundan filiz verir en çok. (“Yapraklar”, Gündüz Dergisi, 1936.) Sanat biraz da, acısını almak değil midir toprağın, hayatın, insanın. Babaannesi öldüğünde on dört yaşındadır Baysal. Hüngür hüngür ağlamaya başlar bu acı haberi aldığında. Bembeyaz bir pikenin altında yatan bu melek insana son kez sarılır. Öksüz genç, doğarken kaybettiği, bilinci açıldıkça günbegün içinde büyüyüp serpilen anne acısını, bir ve bütün olarak babaannesinin ölümüyle daha derinden anlar, tadar, yaşar.

Baysal, biyografik ayrıntılardan hareketle kaleme aldığı “Çarşamba”2 başlıklı metnin “Aklıma anam gelir, ağlayasım gelir / Ferdane deyince” dizelerinde annesinin adını geçirir. Yazarın özellikle şiirlerinde (ve hikâyelerinde) annesizliği çağrıştıran birçok imgenin, göndermenin ve direkt ifadenin yer aldığını burada belirtmek isterim. Bütün bunlardan ayrı ve farklı olarak kaleme aldığı “Annem”3 şiirinin özellikle şekil ve içerik yönüyle hak ettiği değeri ve bilinirliği görmediğini düşünüyorum. Ahmet Hâşim’in anne bahsini içselleştirmesine bu kadar yaklaşan bir başka manzume hatırlamıyorum. Ve yine şekil ve içerik olarak böylesine mühim bir metnin hemen hemen hiçbir antolojiye, edebiyat tarihine, müstakil çözümlemeye konu olmamasına da anlam veremiyorum. (Mademki böylesine ince tespit ve sitemlerde bulunduk, hemen burada bir parantez daha açalım. Katılıp katılmayacağınızı elbette paşa gönlünüz bilir. “Cumhuriyetin Yüzüncü Yılı” ile ilgili çalışmalarda özellikle aradığım bir başlık vardı: “Yüzyılın Fiyaskosu: Edebiyat Tarihçiliğimiz”. Edebiyat tarihlerinde verilen birçok hükmün gerçekçi ve objektif olduğunu düşünmüyorum. Bunların birçoğunun eksik, yanlı ve ideolojik olduğunu biliyorum. Sözü daha fazla uzatmadan söyleyeyim, bunun ana nedeni “ölçü”süzlüktür ki biz bu bahsi yıllar önce yazdık (“Edebiyat Tarihinin Ana Sorunsalı: Öncü Kim, Ölçüt Ne?”). Faik Baysal’ın görmezden gelinmesinde toplumcu gerçekçiliğe yakın durmasının hatta Sarduvan romanı yayımlandıktan sonra komünistlikle suçlanmasının ve kimseye eyvallah etmeyen bir kişiliğe sahip olmasının etkili olduğu söylenebilir mi?)

“Tanımam” tekrarları sayesinde, okurda ilgi/merak uyandırıcı bir vurgu ve gönderme ile başlayan metin, yine bu kelimeden sonra oluşan dizeler üzerinden şairin bireysel serüveni, acısı ve yalnızlığı üzerine odaklanır:

“Tanımam, bir kez bile görmedim yüzünü,”

“Tanımam, bir kez bile tutamadım sesini masallarda,”

“Tanımam, bir kez bile sarılamadım mutluluğuna oğulca,”

“Tanımam, bir kez bile saklanamadım avuçlarına,”

“Tanımam, bir kez bile duyamadım yastığımda kokusunu.”

Üç bölümden oluşan şiir, bu dizelere yaslanarak geçmişe, güne ve geleceğe doğru akmaya başlar. Aslında bunlar, metnin üzerine inşa edildiği sütunlar gibi de görülebilir. Şiir öznesi bir kere bile, annesinin yüzünü görememiş, sesini duyamamış, (ona) sarılamamış, elini tutamamış ve kokusunu doya doya içine çekememiştir. Bu beş anahtar ifadeyi (yüzünü görememeyi) “merhametsizlik”, (sesini duyamamayı) “masalsızlık”, (sarılamamayı) “yalnızlık”, (elini tutamamayı) “kimsesizlik”, (anne kokusunun yastığa sinmemesini) “duygusal çaresizlik” olarak okumak mümkündür. Metin sadece bu dizeleriyle bile, anne bahsinde kaleme alınmış en etkili şiirlerden biri olarak değerlendirilebilir.

Metnin birinci bölümü, şiir öznesinin annesiyle kurduğu mistik bağa odaklanır. Burada annesizlik kadar, geride annesiz bırakılan yavruya öte dünyadan duyulan özleme ve merhamete de gönderme yapılır ki bu noktada metni çift yönlü (hem annenin hem çocuğun gözüyle) okumak mümkündür. Şair, doğum sırasında ölen annesinden kendisine intikal ettiğini düşündüğü her şeyin (her uzvun) aslında bedeninde yaşamaya devam ettiğini söyler ki bu özgün yaklaşım bizi “anne karnı” metaforunun eşiğine kadar götürür. Bu nedenle, şairin gözlerinde ağlayan da, ellerinde tutan da, ayaklarında yürüyen de annesidir.

Metnin ikinci bölümünde şiir öznesi, bir kez bile elini tutamasa da yaşadığı hayatı annesine borçlu olduğunu okura hissettirir. Etrafındaki her şeyin sahibi odur ve bütün bunları yavrusuna emanet edip gitmiş gibidir. Gökte kuşlar, dilde türküler, sofrada ekmek, dünyada toprak, tarlada başak, bahçede çiçek, sütte beyazlık… her şey ama her şey. Başka annelerle, annelik duygusu bağlamında teselli bulan, yaşadığı yoksunluğu bir nebze olsun unutan yazar, içindeki canla beraber tüm sıcaklığı ve samimiyeti bir kez olsun sarılamadığı annesine borçlu olduğunu aklından çıkarmaz.

Metnin üçüncü ve son bölümü, şairin iç dünyasında yarattığı bütüncül bir anne imgesiyle örülüdür. Hayatındaki tüm sevgilerin, iyiliklerin sahibi annedir. Metnin öznesi her yerde ve zamanda kendisiyle birlikte yaşayan bir anne hayali icat eder. Bu anne imgesi daha sonra onun iç dünyasında evrensel bir nitelik kazanır ve bütün dünya çocuklarını merhametiyle kuşatacak makama (annelik makamı) yükselir. “Dünyanın bütün çocukları onun” dizesi, şairin teselliyi dünya çocuklarıyla kardeş olmada bulduğunu gösterir ki bu da Faik Baysal şiirini ve çizgisini açıklayan temel yaklaşımlardan biri olarak okunabilir.

Şairin iç dünyasındaki yoksunluk hissiyle başlayan ve yavaş yavaş dış dünyaya, insanlara, çevreye ve bir şekilde anne imgesiyle birlikte düşünülebilecek duraklara doğru genişleyen metnin evrensel bir mesajla son bulması “anne” bahsinin biraz da böyle bir yoruma müsait olmasından kaynaklanır. Toparlamak gerekirse şair, koskocaman dünyada yaşadığı yalnızlık ve çaresizliği bir ömür tüm hücrelerinde hissettiği annesizlik teması üzerinden kaleme almış ve bence nitelik ve nicelik olarak ortaya koyduklarıyla ciddi anlamda saygıyı hak etmiştir.

Ölmeden bir yıl önce çok yönlülüğünün; şiir, roman, öykü, çeviri ve senaryo gibi türlerde eserler verdiğinin vurgulandığı bir konuşmada Faik Baysal’a yayınlanmış kaç eserinin olduğu ve sırada hangi kitaplarının beklediği sorulur. Yazar, verdiği cevapla edebiyat tarihçilerinin işini kolaylaştırmakla kalmaz, kendisiyle ilgili çalışma yapmak isteyenlere yol da gösterir:

“Bir sanatçı edebiyatın bütün türlerinde kalem oynatabilmelidir. Bizde ilk bilim-kurgu filmi olan Kavanozdaki Adam’ı bu nedenle yazdım. İlk kitabım olan Sarduvan 1944’te Semih Lütfi Kitabevi tarafından yayınlandı ve edebiyat çevrelerinde büyük gürültü kopardı. Unutmadan söyleyeyim; telif ücretini hâlâ bekliyorum. 1944’ten bu yana 36 kitabım yayınlandı. 43 kitabın da çevirmeniyim, toplam 79 kitaba imza atmışım demek… Sırada ne var demiştiniz. Şu sıralar Kazanova’yı çevirdim. Yayına başlıyor.”4

Bu sorunun peşinden gelen “79 kitaptan kazancınız ne oldu?” sorusu, edebiyat sosyolojisi, ekonomisi ve tarihi açısından oldukça mühim. Baysal’ın verdiği cevapta kullandığı “Bir Fransız yazar, bir romanıyla Paris’te bir villa alabiliyor, biz Sarduvan’la mütevazı bir dairenin kapısını bile alamadık.” ibaresi, doğu-batı karşılaştırmalarının edebiyat canibinde en can yakıcı örneklerinden biri olması bakımından burada anılmayı hak eder.

Tanzimat’ın birinci ve ikinci nesli ile Cumhuriyet’in ilk nesli “çok yönlülük” ve “yabancı dile hâkimiyet” gibi bahislerde birbirlerine benzerler. “Çok yönlülük” Tanzimat için öne çıkarıcı ve olumlu bir nitelik olarak görülebilir fakat Cumhuriyet’ten sonra bu algının yavaş yavaş değişmeye başladığını (veya değişmesi gerektiğini) düşünüyorum. Tanpınar gibi dünyada fazla örneği olmayan yazarlardan hareketle bu tezimi hafife almayınız, çürütmeye çalışmayınız. (Tanpınar’ın hikâyeleri, roman ve denemeleri bir şairin kaleminden çıkmıştır. Bunlar bir şairin romanıdır, bir şairin hikâyeleridir, bir şairin denemeleridir.) Süpermarketlerde, AVM’lerde bütün ihtiyaçlarınız bir arada bulunabilir, satılabilir, ama ben hâlâ etin kasaptan, meyvenin manavdan, turşunun turşucudan, helvanın helvacıdan, ayakkabının ayakkabıcıdan alınmasının doğru olduğunu düşündüğüm gibi, kitabın da kitapçıdan alınması gerektiğini savunuyor ve bu görüşümde ısrar ediyorum.

İstanbul Üniversitesi, (Edebiyat Fakültesi), Fransız Filolojisi’ni savaş gibi hayatı durduran nedenlerle tamamlayamasa da Saint-Joseph’ten mezun olması Baysal’a Fransızcanın kapılarını sonuna kadar açar. Edebiyat tarihçileri ne der bilmiyorum ama yazarın en mühim tarafı çevirmenliğidir. Bu görüşüm, diğer türlerde yazdıklarına olumsuz anlamda bir gönderme değildir. Ölmeden bir yıl önceki mülakatından hareketle kırk dört çeviri yaptığını tespit ettiğim Baysal’ın çevirilerinin tam listesini bulamadım. Bulabildiklerimin bir kısmını buraya alıyorum:

Menekşe Tepeler; Hayat Bağları (C. Virgil Georgio, 1971); Manuş (Roger Peyrefitte, 1872); Bahar Korkusu, Generallerin Gecesi (Hans Hellmut Kirst, 1972); Sıçanlar (James Herbert, 1975); Siyah Lâle (Alexandre Dumas Pere, 1975); Rezil (Jean Michel Charlier, 1976); Babasının Oğlu (Edouard Ollivro, 1977); Kırmızı Pazartesi (Garcia Marquez Gabriel, 1982); Tenes Burnu Nişanlıları (Khovry-Ghata, Venüs 1996); 10 Dağın Şeyhi Hasan Sabbah (Freidoune Sahabjam, 1998)5, Köy Düğünü, (Jorj D. Papajorjiu, 1964).6

Bir yabancı dili iyi derecede öğrendikten (veya bildikten) sonra edebiyat sanatına ve araştırmalarına destek veren meslektaşlarımın yaptıklarını ufuk açıcı bulmuşumdur. Cevdet Perin, Berna Moran, Gürsel Aytaç, Kemal Özmen, Nurdan Gürbilek, Tahsin Yücel, Nedret Kılıçeri gibi isimlerin yanında Faik Baysal’ın adının geçmemesi beni hep üzmüştür. Bu yazı, Faik Baysal’ın dünya edebiyatında benzeri az görülen trajik anne acısıyla beraber çevirmenliğini de gündeme getirip kamuoyunun dikkatine sunmak için kaleme alındı, umarım birilerinin dikkatini çeker.

Ve birkaç hatıra birkaç dize:

Faik Baysal askerlik yaparken yazdığı bir şiirden sonra, ceza olarak bir odada (otel) hapis cezası alır. “Otel dediği (dedikleri) hapishane. Götürdüler. Bir binanın koridorunu hapishaneye dönüştürmüşler. Koridorun bir başında büyük bir pencere var. Pencerenin yanındaki yatakta biri oturmuş, ayakları camın pervazında, bakışları sabit bir noktada. Öyle kendi kendine konuşup duruyor:

-Bir, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on… On, dokuz, sekiz, yedi, altı, beş, dört, üç, iki, bir..

-Bu adam da kim, dedim.

-Orhan Veli, dediler. Şiirlerinden tanıdığım Orhan Veli’yle orada tanışıp dost olduk. Meğer kimler yoktu ki orada… Bedri Rahmi, dönemin tanınmış sekiz on yazar, çizer, ressamı. Herkes oradaymış.

-Nerede kaldın, biz de seni bekliyorduk, dediler.

‘Otel’de on günlük ‘akıllanma’ cezamı orada çektim.”7

“1950’li yıllar.

Eşim, oğlum Emre daha bebek, yataklı trenle Ankara’ya gidiyoruz.

Gecenin üçü dördü.

Restorana geçelim, birkaç lokma bir şey yiyelim dedik. Birkaç adım attık ki, karşımızda İsmet Paşa. Bana şöyle bir baktı:

-Sen Faik Baysal değil misin, dedi.

-Evet efendim, dedim.

-Rezil Dünya romanında beni niçin eleştiriyorsun bakalım, dedi…

Şaşırmıştım, koca İsmet İnönü, eski başbakan, cumhurbaşkanı, ana muhalefet lideri İsmet Paşa, bu kadar işi gücü arasında benim yeni yayımlanan romanımı alıp okumuştu demek. (Veya yeni çıkan yayınları takip eden kuşlar/görevliler haber uçurmuş olamaz mı?) Cevap vermeye çalıştım.

Eşimin kucağındaki Emre’yi okşadı İsmet Paşa ve sordu:

-Söyle bakalım kızım, Faik Bey seni üzüyor mu?

-Üzmüyor Paşam!

İsmet Paşa, bana doğru yaklaştı, kulak mememi eline aldı.

-Bak kızım, dedi, beni bir daha göremeyebilirsin. Bu adamdan bir şikâyetin varsa, şimdi söyle de çekeyim kulağını…

-Vallahi hiç şikâyetim yok Paşam, diye tekrarladı eşim.

-Öyleyse iyi yolculuklar.”8

Yahya Kemal’le ilgili en dikkat çekici anılardan/yazılardan/eleştirilerden birini Baysal yazmıştır. Yazıdan küçük bir anı/yorum:

“… Bir gün her şeyi göze alarak ona toplumun sorunlarıyla niçin gereğince ilgilenmediğini sordum. Kızmasını bekliyordum. Aksine gülümsedi ve kimsenin duymasını istemiyormuş gibi kulağıma eğilerek ‘Siz ilgileniyorsunuz ya. Beni bari şiirimle baş başa bırakın.’ dedi. Bu yanıtında gizli bir alayın varlığını görmemek olanaksızdı. Kendisini sorumluluktan çekip kurtarmasının bir yolu da belki buydu. Her neyse, Yahya Kemal edebiyat tarihinde hak ettiği yeri aldı ve bizlere de şiirin en azından bilim kadar ciddi ve önemli bir iş olduğunu öğretti.”

“Yeni evlenmiştim daha. Eşimle birlikte Kadıköy’de oturan ablasını görmeye gitmiştik. Geç bir saatte İstanbul’a dönüyorduk.

Vapurda hemen hemen kimse yoktu. Biraz sonra bastonuna dayana dayana yürüyen Yahya Kemal geldi yanımıza. Eşimin tam karşısına oturdu. Sararıp solmuştu. Bitkin görünüyordu. Dayanamadım, hasta olup olmadığını sordum. Ağır ağır başını salladı, ‘fakru’d dem” (kansızlık) dedi. Çok zor duyulan bir sesle eşim, ne diyor anlamadım, dedi. Ona ‘fakru’d dem’in anlamını dilim döndüğünce açıkladım. Sonra beni dikkatle izleyen Yahya Kemal’e:

-Üstadım, tehlikedesiniz, dedim.

Bastonuyla bir iki kez yeri dövdü. Acayip bir korkuya kapıldığı gözümden kaçmadı.

-Ne tehlikesi, diye sordu soluk soluğa.

-Eğer Osmanlıca konuşmakta ısrar edecek olursanız siz de Abdülhak Hamit gibi Unutulmuşlar Müzesi’ne kalkarsınız, ‘merdiven’ yerine hâlâ ‘nerdüban’ diyorsunuz, dedim.

Yüzüme uzun uzun baktı, hiç sesini çıkarmadı. Vapur Karaköy’e geldiğinde ‘Allahaısmarladık’ bile demeden yanımızdan çıkıp gitti.”9

“-Edebiyata sizi kimler teşvik etti?

-Ben herkes gibi edebiyata şiirle girdim ve şiiri sürdürdüm, bugün de sürdürüyorum. Fakat 1938’de 19 yaşındayken Sarduvan’ı yazdım. Bu Sarduvan romanı, 43 depreminde kayboldu. Ben de bunu ikinci kez yazmak zorunda kaldım. Bu romanın yayınlanması elbette çok zor oldu. Çünkü Türk romanında alışılagelmiş tiplemelerin dışında bir tipleme vardı. Ve o güne dek okurun karşılaşmadığı bir roman türüydü bu. Elbette Sarduvan bugün Adapazarı’nda bir sayfiye semtidir.10

(1943’te, Çankırı/Çerkeş’te vuku bulan depremde, bir otelde enkaz altında kalan otuz yedi kişiden biri de Faik Baysal’dır ve enkazdan sadece o sağ çıkar. Anlaşılan, Sarduvan romanı da enkaz altından çıkamamıştır.)

“Doktorun biri ‘Şizofren’ dedi,

Bir psikolog ‘Melankoli’,

Bir profesör ‘Ekonomik depresyon’,

Bir cerrah ‘Beyin travması’ dedi,

‘Tümör’, ‘Siroz’, ‘Şeker’ dediler

İçimde sereserpe yatan

Düzceli Lokum Cemile’yi görmediler.” (“Gül Sancısı”, 1995)

“Bir kadın namaza durur gözlerimin içinde,

Cuma deyince.” (“Çarşamba”)

“Şu kahve karası, ayva sarısı, 1928 yazında,

Ölüm topaç çeviren, rüzgâr bacaklı bir çocuktu.” (“Vandetta”)

“Aşktan söz etmiyor diye,

Bütün matbaalardan kovulan şiirlerim.” (“Aleladeler”

“Yedi kat yerin dibinde bir garip bayram var,

Dayan yüreğim dayan, buna can demişler,

Bir don bir gömlekle kalakalmışım ortada,

Aşım demişim, başın demişler,

Yedi kat yerin dibinde bir garip oyun var

Ölüp ölüp dirilmişim uğruna,

Vatan demişler, bayrak demişler, ulus demişler,

Yalan yalan üstüne

Nutuk nutuk üstüne

Uy karayazgım uyyy… (“Uyyy”)

“Hani bizimdi bu toprakların her karışı ekmekçe?

Barış dedin mi yokuz, savaş dedin mi varız,

Ben Cemal, ben Kemal, ben Hasan

Siz başta biz hep kuyruktayız.” (“La Komparsita”)

ANNEM

Tanımam, bir kez bile görmedim yüzünü,

Ama biliyorum.

Bu ağaçlar tüm yemişleriyle onun...

Hâlâ dizlerinde uyuyorum geceleri Tanrıca,

Ben değil, o ağlıyor benim yerime gözlerimde,

O getiriyor her gece yıldızları avuç avuç başucuma,

Ama biliyorum,

Ellerim, ayaklarım, gözlerim onun.

Tanımam, bir kez bile tutamadım sesini masallarda,

Ama biliyorum,

Bu kuşlar, bu gök, bu türküler onun..

Bir adı topraksa, bir adı ekmek sofralarımızda,

Tarlalarda başak, bütün bahçelerde çiçek,

Sütlerin beyazlığında sıcacık kokusu dövü dövü,

Onun sesi, gözleri, elleri, ayakları tüm kadınlarda,

Tanımam, bir kez bile sarılamadım mutluluğuna oğulca,

Ama biliyorum,

Buram buram tüten sıcaklığım onun.

Tanımam, bir kez bile saklanamadım avuçlarına,

Ama biliyorum,

Tüm sevgiler, iyilikler onun.

Yumuk yumuk sıcaklığıyla üstümü örtüyor geceleri hâlâ,

Bir kulübede, bir apartmanda da o çıkıyor karşıma hep,

Afrika’da kara, Çin’de sarı, içimde apak,

Tümünün sütü ak, tümünün elleri harman harman sıcak,

Tanımam, bir kez bile duyamadım yastığımda kokusunu,

Ama biliyorum,

Dünyanın bütün çocukları onun.11

1 Ahmet Okçuoğlu, “Faik Baysal’dan Dinlediklerim…”, Gül Sancılı Adam, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Adapazarı 2007, s. 115-123.

2 Faik Baysal, “Çarşamba”, Gül Sancılı Adam, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Adapazarı 2007, s. 16-17.

3 Faik Baysal, “Annem”, Gül Sancılı Adam, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Adapazarı 2007, s. 13

4 Fahri A. Tuna, “Yaşasın Edebiyat”, Irmak Dergisi, Adapazarı 2001/1, s. 12-13.

5 Ülkü Gürsoy, Faik Baysal ve Hikâyeciliği, Akçağ Yayınları, Ankara 2007, s. 332.

6 Mustafa Aydemir, Faik Baysal’ın Hayatı, Sanatı ve Eserleri Üzerine Bir İnceleme, Atatürk Üniversitesi SBE (Doktora Tezi), Erzurum 2011, s. 556.

7 Ahmet Okçuoğlu, “Faik Baysal’dan Dinlediklerim…”, Gül Sancılı Adam, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Adapazarı 2007, s. 119.

8 Ahmet Okçuoğlu, “Faik Baysal’dan Dinlediklerim…”, Gül Sancılı Adam, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Adapazarı 2007, s. 120.

9 Faik Baysal, “Dil ve Yahya Kemal; Neden Acaba?”, Irmak Dergisi, Yıl:1 Sayı: 13, Ocak 2002, s. 5-6.

10 Faik Baysal, “Esas Olan İnsan Sevgisi”, Konuşturan: Mehmet Nuri Yardım, Türkiye Gazetesi, 12 Ekim 1997, s. 10.

11 Faik Baysal, “Annem”, Gül Sancılı Adam, Adapazarı Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Adapazarı 2007, s. 13

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

02

T.a. - Hocam elinize, kaleminize sağlık! O kadar güzeldi ki... Rahmetli dedemlerin hatırladığı bir depremdir Çankırı depremi... Çocukluğumdan kalan hatıraları canlandırdığı için özellikle o kısmı okuduğumda biraz daha irkildim. Yazarın hatıralarını ve şiirlerinden alıntıları beraber okuyunca; benim için önümdeki metin çok daha kalıcı bir hale geliyor kendi adıma. Tekrar tekrar teşekkür ederim, yeni yazınızda buluşmak üzere. ?

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 05 Mayıs 13:36
03

Muharrem Dayanç - @T.a. 02 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim.

Hakkı verilmeyen yazarları ve metinleri hatırlatmaya çalışıyorum, hepsi bu.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 05 Mayıs 20:00
04

Muharrem Dayanç - @Elif 01 nolu yoruma cevabı: Ben teşekkür ederim, zaman ayırdığınız için.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 05 Mayıs 20:01


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?