GENÇLER SAKALLI CELÂL’İ NİÇİN BİLMİYOR?

GENÇLER SAKALLI CELÂL’İ NİÇİN BİLMİYOR?

“Aleyhindeki asılsız suçlamalar nedeniyle odasını

basıp ‘suç delili’ aramışlar ama bir şey yok!

‘Hani nerede, söyle! Yerini göster!’ diye sıkıştırmışlar

Sakallı Celâl’i. Aslan yeleli adam bir hâkim edasıyla

işaret parmağını kafasına dokundurarak

‘Aradıklarınız bunun içinde!..’ demiş.”1

Orhan Karaveli’nin Sakallı Celâl -Bir Türk Filozofunun Yeniden Doğuşu- adlı kitabını yıllar önce okumuştum, boş bir günümde okuldaki kitapları düzenlerken Sakallı Celâl’in bu eserin kapağındaki fotoğrafıyla göz göze gelmeyeyim mi? Zaman, insanın her şeyini değiştirir ama gözlerindeki parıltıyı yok edemezmiş. Bir anda yıllar öncesini hatırlamama vesile olan bu karşılaşma (göz göze gelme) kısa bir süre sonra hatıralar panayırına dönüştü.

Akabinde eski bir dostla hasbihal edercesine kitabı karıştırmaya başladım. Dikkatimi celbeden birçok yerin altını kurşun kalemle çizerek okumuşum eseri. Kendimce notlar almış, notlar düşmüşüm. Kitap, yeni ufuklar açmakla kalmamış bende, ben de kitapta izler bırakmışım.

(“Zamanla güzelleşir hatıralar. / Ben eski gözlerimi isterim yıllar.”)

Sakallı Celâl (Celâl Yalnız) benim için her şeyden önce ilginç kişiliği, çarpıcı, etkili ve genelde doğru tespitleriyle (hatta eleştirileriyle) hayatı esere dönüşen ve bu yönüyle gençlerin bilmesi, okuması gereken figürlerden. (Buna genç akademisyenler de dâhil.) Görüşlerine katılırsınız veya katılmazsınız, fikrisabitliğini beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, tavırlarını-davranışlarını olumlarsınız veya olumlamazsınız bunların hiç önemi yok nezdimde, beni ilgilendiren, etkileyen tarafı bir ülkü/bir ideal sahibi olması ve bunların arkasında, bedeli ne olursa olsun, sonuna kadar durması. Başka bir deyişle Tevfik Fikret’le Mehmet Âkif’i şahsında imtizaç ettirmesi, yani buluşturması, kavuşturması, kaynaştırması.

Belki de hepsinden önemli ve etkileyici olanı, haklı olduğuna inandığı konularda, hiçbir otoriteye/güce boyun eğmemesi, paraya, pula, makama, şöhrete tevessül etmemesi. (Hem de imkânı ve hatırı sayılır bir çevresi olduğu hâlde.) Bu kadarla bitse inanın benim için yine açıklanabilir, anlaşılabilir bir durumdur Celâl hadisesi. Bir nokta daha var ki onu yazmazsam her şey eksik kalır gibi geliyor bana.

Celâl göğünde parlayan ve aksi bugüne kadar gelen en mühim haslet; bütün bu yaşadıklarının bedelini hiç şikâyet etmeden, kimseden şefaat/yardım beklemeden ödemesidir. Bu nedenle, olumlu yönde somut örnek görmek, bilmek isteyen gençler, keşke Celâl’i bilseler diyorum, tanısalar diyorum. Yaptıklarından ve söylediklerinden ilham alsalar diyorum. Bilenler bilir, bilmeyenler için bir kere daha buraya yazayım meşhur aforizmamı: Kimisi kitap yazmaz ama bütün kitaplar onlara yaslanır; iyi yaşanmış, hakkı verilmiş hayat da eserdir çünkü.

Makine mühendisi olma isteğini annesine kabul ettiremediğinden sakal koyuveren ve sonrasında bu halini sevip bir daha sakalını kesmediği için kendisine “sakallı” lakabı takılan, mikrop ve su fobisiyle bilinen, hastalık kaparım endişesiyle kimseyle tokalaşmayan, cebinde taşıdığı bir miktar alkol, bir parça pamukla hijyenini kendi sağlayan garip bir âdemden fasıl açtığımı biliyorum. Abdülhamit devrinin Bahriye Nâzırı Amiral Hüseyin Hüsnü Paşa’nın oğlu olarak 1886’da İstanbul’da doğan, 1962’de yine burada hayata gözlerini yuman bir kişiden yani. Mizacını 1907 yılında mezun olduğu Galatasaray Lisesi’ne borçlu olan bir “Mekteb-i Sultanî” müridinden. Başta Tevfik Fikret olmak üzere birçok önemli şahsiyete öğrenci olup yine başta Mahir İz olmak üzere birçok kabiliyetli gence öğretmenlik yapan bir zekâdan. Devlet bursuyla Sorbonne Üniversitesi’ne gönderilip suyu pınarın başından içen, kulaktan dolma bilgilerle değil tecrübe ederek Batı’yı tanıyan bir insandan bahsettiğimi biliyorum.

(Öğrencilik yıllarında bir gün Mahir İz tahtaya Muallim Naci’den bir beyit yazar ve silmeyi yetiştiremeden Sakallı Celâl sınıfa girer. Tahtadaki beyti gören Sakallı Celâl “Bunu kim yazdı?” diye sorunca sınıftaki bütün gözlerin kendisine çevrildiğini fark eden Mahir İz “Ben yazdım.” demek zorunda kalır ve peşinden ilginç bir hoca-talebe diyaloğu başlar. “Kimindir?” sorusuna “Naci’nin” cevabı gelir. “Başka adam bulamadın mı?” salvosuna “Münevver, Fransızca bilen, açık fikirli bir adamdır.” yanıtı gelince Celâl uzayan bu soru-cevap faslına kendince noktayı koyar: “Karanlığa doğru açık!” Elbette, Ahmet Mithat Efendi’nin damadına haksızlık eder, zaman zaman bizim de ettiğimiz gibi.)

Karaveli’den sonra Sakallı Celâl ile ilgili en kapsamlı metinlerden birini, kendisini ve yapıtlarını keşfetmekte biraz yavaş davrandığımız (hatta geç kaldığımız) Haldun Taner kaleme alır. Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil adlı daha çok portre türüne yaslanan kitabına Sakallı Celâl ile başlayan yazar kitabın ilk portresinde, tanımayanların gözünde dahi tecessüm ettirecek evsafta bir yazıya imza atar dostu için. Osmanlı’nın aksine Cumhuriyet’ten sonra sakalsızlığın gittikçe daha makbul hâle gelmeye başladığını vurgulayarak yazısına başlar, kırılma ve dayanak noktası olarak Atatürk’ün bir tercihini görür: “Atatürk sarı bıyıklarını kestiğinden bu yana, devlet adamlarının çoğu onu örnek aldılar.”2 Özellikle devlet görevlilerinin sakalla-bıyıkla aralarına böylesine mesafe koyduğu zaman diliminde sakal bırakmakla kalmayıp bunlara hayatı boyunca ustura vurmayan birinin toplumca yadırganması kadar doğal bir şey olamaz. Taner’e göre “Sakallı Celâl, sakalı dışında iddiacı bir adam da değildir. Sakal onun için bir çeşit özgürlük, doğallık, kimseyi takmazlık ve filozofluk bayrağıdır. (Sakalla) Bektaşi kalenderliği ile filozof saygınlığını birleştirir. İnce yaradılışının söz haline getirmediği bir şeyi dile getirir gibidir.” (s. 11-12) (Bu ironik başkaldırıya şapka çıkarıyorum.) Bu sakal takıntısının kaynağını hem Batı hem Doğu’daki örneklerden yola çıkarak bulmaya çalışan Taner, bu bahiste birçok şahsiyetin adını Celâl’in yanına yazar. (Doğu canibinde babasıyla Rıza Tevfik’in adının geçmesi bana ilginç geldi.) Celâl, oldukça güçlü bir bedene sahiptir, sınıf arkadaşları Ali Yar’la İbrahim Hakkı Akyol’u birer eliyle tutup havaya kaldıracak kadar. Ahmet Hâşim’in sınıf arkadaşı, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ali Sami Yen, Yusuf Ziya Ortaç, Haldun Taner, Orhan Veli Kanık, Nurullah Ataç, Ercüment Ekrem Talû, Nihat Erim, Ziyad Ebüzziya, İbrahim Alâettin Gövsa ve Halil Nihat Boztepe gibi devrin birçok mühim simasının yakın dostu olan Celâl, iyi bir “konuşucu” ve “sohbet ustası”dır. Tek başına yaşamasının bir sonucu olarak “çamaşır ve gömleklerini giyebildiği kadar giyer, kirlenince çıkarıp atar.” Yanından ayırmadığı küçük valizinde sefertasının yanı sıra Fransızca günlük gazeteler, yeni çıkmış Fransızca bir iki kitap, ölüm-kalım parası olarak düşünülebilecek dört bin lirasının olduğu sevenleri arasında bilinir. Haldun Taner’in kahramanımızla ilgili bir tespitini ve eğitim bahsiyle ilgili bir teklifimizi yazının sonuna bırakarak, Celâl’in hayatından özellikle gençler için seçtiğimiz yaşantıları (anekdotları) paylaşmaya başlayalım:

Sakallı Celâl, hiç de kısa sayılmayacak ömründe işsiz kalmak da dâhil olmak üzere hemen her şeyi tecrübe eder. Bu tecrübelerden bir kısmı Aydın’da yaşanır ki Celâl burada “ustabaşı” ve “baş makinist” olarak görev yapar. (1928-1932 yılları arasında olmalı.) Şehirden ve dostlarından ayrılırken eğitime ve toplumun aydın kesimine yönelik söyledikleri hem yüzyılın özeti hem paradoksu olarak okunabilir:

“Yıllarını verdiği Aydın’dan ayrılmak, ne onun için kolay oldu ne de kendisini çok seven işçiler, yöneticiler ve çevredeki üreticiler için. Hepsi de ondan birçok şey öğrenmişti: Verimli ve titiz çalışmayı, yardımseverliği, tevazuu. Tabiî yurtseverliği ve açık sözlülüğü de. Yaptıkları, davranışları, söyledikleri kasabadan kasabaya, köyden köye yayılmış, onu bir efsane durumuna getirmişti.

Yoksulluktan kırılan bir köy kahvesinde konuşurken:

-Bastonumu soksam yeşertecek kadar verimli bu Anadolu toprağından, üzerinde yaşayan insanların karnını doyuracak kadar ürün alamamayı başardığımız için ne kadar alkışlansak yeridir! demiş ve bunun sorumluluğunu aydınlara yüklemişti:

-Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer ilgisizdir… Türkiye’de ‘aydın’ geçinenler ‘Doğu’ya doğru seyreden bir geminin güvertesinde ‘Batı’ yönünde koşturarak ‘Batılılaştıklarını’ sanırlar!

Bir keresinde de:

-Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur… diye patlamıştı.” (s. 147)

Sakallı Celâl’in üzerinde en çok durduğu bahis hiç kuşkusuz eğitimdir.

Eğitimin birçok problemi, eksiği vardır ama bunların belki de en önde gelenlerinden biri üstten gelen, alanda çalışanların görüşlerine kulak vermeyen dayatmacı yaklaşımdır. Böylesi tavır ve yaklaşımlar taşradaki yöneticileri, eğitmenleri zamanla mesleklerinden soğutma hatta koparma noktasına kadar getirebilmektedir:

Ankara Sultanîsi müdürü, okulun havuzlu bahçesindeki mütevazı ‘lojman’ından bir sabah odasına geçtiğinde masasının üzerinde maarif vekilinin, sarı zarfının üzeri ‘gizli ve aceledir’ mühürlü bir yazısını buldu. Öğrenim yılının son haftaları, aylardan mayıs olmalıydı.

‘Gene ne istiyorlar bakalım?’ diyerek zarfı açtı. ‘Maarif Vekili Hamdullah Suphi’ imzalı (ve mühürlü) mektupta ülkenin eğitimli insan sıkıntılarından özenli bir dille söz edildikten sonra yeni açılan Ankara ‘Adliye Hukuk Mektebi’nin ve benzeri yükseköğrenim (!) kurumlarının gereksinmesini karşılamak üzere bu yıl son sınıfların mezuniyeti sırasında fazla ‘müşkülpesent’ (güç beğenen, titiz) davranılmaması, ayrıca, sondan bir önceki sınıf öğrencilerinin de ‘alelusul’ (idareten) sınava tâbi tutularak son sınıflarla birlikte mezun edilmesi isteniyordu. (1925’li yıllar olmalı.)

‘Anlayışlı’ bir sultanî müdürü, ülkenin koşulları içinde vekâletin böylesi bir isteğini herhalde sorun yapmaz ve kabul ederdi. Ama onun adı Sakallı Celâl’di ve fazla düşünmeden yanıtını kaleme aldı:

Ankara Sultanîsi ‘boyacı küpü’ olmadığı cihetle vekâletin talebi kabil-i tatbik görülmemiştir! Hem bendeniz, Cumhuriyet’in ilânıyla birlikte ‘mucize’ devrinin sona erdiğini sanıyordum. Demek ki yanılmışım. Tedrisatın hitam bulmasına (sona ermesine) az bir süre kaldığına göre istifamın derhal kabulünü veya vekâlet emrine alınmama emirlerinizi arz ederim. Mahmud Celâl…’

Genç maarif Vekili, üstün niteliklerini yakından bildiği arkadaşının geniş bilgi, kültür ve dünya görüşünden -şu çorak ortamda- uzun yıllar yararlanmak ve Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında onun nice mevkilere yükseldiğini görmek istiyordu. ‘Vekâlet emrine’ alınması kararını üzülerek imza etmek üzereydi ki, Mahmud Celâl Bey’in geldiğini söylediler. ‘Belki vazgeçmiştir…’ umuduyla mütevazı odasının kapısında karşıladı onu:

-Yeniden düşündün, kararını gözden geçirdin, değil mi?

-Ne münasebet? Çantamı topladım, gidiyorum.

Abdüllatif Suphi Paşa oğlu maarif vekili kendisi gibi ‘paşazade’ arkadaşını elinden tutarak bir koltuğa oturttu:

-Celâlciğim, dedi. Seni anlıyorum. Ama lütfen sen de beni anla. Evet, haklısın ama yazdıklarımı isteyerek yazmadığımı da biliyorsun. Çok güç durumdayız. Biraz dişini sıksan? Hiç olmazsa bir emeklilik hakkı kazanıncaya kadar…

Tükürdüğünü yalayacak, emeklilik uğruna kararından dönecek adam mıydı Sakallı Celâl Bey? Kim bilir, belki içten içe arkadaşına hak veriyordu ama:

-Bak Hamdullah, dedi. ‘Meşrutiyet’ ilan ettik, olmadı. ‘Cumhuriyet’i getirdik, gene olmadı. Bir de ‘ciddiyet’i denemeye ne dersin?” (s. 119)

Eğitimin birincil unsuru öğretmendir. İyi yetişmiş ideal bir öğretmen, eğitimin diğer eksikliklerini çocuklara, gençlere, topluma hissettirmez bile. Bu yüzden âkil devlet yöneticileri ne yapar eder en birikimli/donanımlı, en akıllı/zeki, en sosyal/çalışkan, en dünyaya açık/yenilikçi, en fedakâr/cefakâr, en öz güvenli/yurtsever gençlerini öğretmen yapmak için didinir dururlar ve ne gerekiyorsa yaparlar. (Bu konuda, yazının sonunda bir teklifimiz olacak.) Çünkü böyle öğretmenlerin yetiştirdikleri ile muasır medeniyetler seviyesine çıkılabilir ve gelişmiş ülkelerle rekabet edilebilir. (Din görevlilerini de öğretmen olarak gördüğümü burada belirtmek isterim.) İyi yetişmiş öğretmenin sadece kendi branşıyla ilgili anlattıkları değil, okul içindeki ve dışındaki hayatı da öğretme sürecine dâhildir. Sakallı Celâl, bu bahse örnek gösterilebilecek öğretmenlerdendir, tıpkı hocası Fikret gibi:

“Celâl Bey, yetmiş beş yıllık ömrü boyunca ‘maddiyata’ ve özellikle paraya hiç önem vermeyen bir insan olarak bilinmiştir. Öyle ki, Galatasaray Sultanîsi’ndeki ‘muit’liği (muallim muavinliği) döneminde (1908’li yıllar olmalı.) çocuklara askıdaki ceketini göstererek ‘Parası biten cebimden alabilir!...’ dermiş. (s. 174)

Öğretmenin birikimi kadar, hayatı ve tavırları da mesleğine dâhilidir dedik, bu böyledir. Sakallı Celâl’in hayatından bir örnekle konuyu pekiştirmek isteriz:

“En yakın arkadaş grubundan, Ordinaryüs Profesör İbrahim Hakkı Akyol’un oğlu mimar Altan Akyol da diyor ki:

‘Baba dostu’, çok sevdiğim Celâl Bey’le zaman zaman yürüyüp konuşurduk. Bir keresinde anlatmıştı. Genç bir mühendis hanım sohbetinden çok zevk aldığını belirterek Celâl Bey’le ahbaplık etmek istediğini söyler. Celâl Bey’in bu genç, güzel ve üstelik okumuş hanıma verdiği yanıt bir zekâ, incelik ve bilgelik örneği sayılsa yeridir:

Bak kızım’ der. ‘Sen ilkbaharsın, ben ise sonbahar. Bunların ikisi de bahardır ama bir araya gelmezler, gelemezler!..’” (s. 184)

Sakallı Celâl benim de çok sevdiğim coğrafyadandır, yani Balkanlıdır. Kendisine tercih hakkı verilince öğretmenlik yapmak istediği yer olarak Üsküp’ü seçer. (1910’lu yıllar olmalı.) Boşuna dememiş üstat Üsküp ki Şar Dağı’nda devamıydı Bursa’nın, diye. Üsküp, medeniyet ve gönül coğrafyamızın incilerindendir ve Bursa’nın kardeşidir. Bakmayın böyle uzaktan seyrettiğime, kalbimin gül bahçelerindendir:

“… Aynı ocaktan yetiştiğini bilmenin rahatlığıyla doğrudan makamına çıktığı Maarif Nâzırı Emrullah Efendi’nin:

-Özellikle gitmek istediğin bir yer var mı? şeklindeki sorusunu nedense:

-Üsküp, diye cevaplandırdı.

Dedesi ‘Kolağası Ahmed Kaptan’ Boşnaktı ya, kim bilir belki de ‘kan çekmişti’ onu Balkanlar’a:

-Üsküp İdadîsi’nde Fransızca ve felsefe okutmak isterdim.

-Fransızca tamam da, bu yaşta felsefe okutmak!.. Kendine çok güveniyorsun.

-Güveniyorum efendim. Güvenmesem söyler miydim?

Yirmi üç yaşın coşkusuyla işine sarıldı ve ilk zamanlar pek sevdi bu Makedonya kenti ile insanlarını. Tabiî öğrencilerini de.” (s. 97-98)

Sakallı Celâl’in, bu toprakların hâkim bakışını özetleyen ve içime oturan bir nasihatiyle alıntılar bahsini toparlayalım:

“Bir gün Ahmet İsvan’a ‘Bak evladım’ der, memlekete hizmet etmek istiyorsan, bunu, kimseye duyurmadan, belli etmeden yapacaksın. Aksi hâlde, ne yapar eder engellemeye çalışırlar.” (s. 188-189)

(“Ziya Gökalp de buna benzer şeyler söylemez mi Ömer Seyfettin’e?”)

Geldik yazının sonuna ve eğitim işini deruhte edenlere sunacağımız teklife!

Sıra geldi, Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatı kanonuna pek dâhil edilmeyen ama Türkçe üzerinde “bende her zaman kurak toprağa düşmüş bir bitki hüznü yaratmıştır” dediği Tanpınar kadar emeği olduğunu düşündüğüm Haldun Taner’e verdiğimiz sözü tutmaya. Taner, Tanpınar’ın eser vermemişi olarak tasavvur edebileceğimiz dostu için der ki; “Sakallı Celâl Bey’i ben hep sarp dağlar, gür ormanlar ve bozkırlar ortasında boşuna akıp giden bir pınara benzetmişimdir. Vurgulamayı lütfen ‘boşuna’ sözü üzerine yapınız. Bence ziyan olmuş, eski deyimi ile ‘heder olmuş’ bir değerdir. O, yurda yararlı olmanın yolunu zorlamamış, yurt da ondan yararlanmanın yolunu bulamamış, bilmemiş, hatta teşebbüs bile etmemiştir.” (s. 16)

Taner, toprağa adeta hüzün akıtır ve birkaç cümle ile bu coğrafyanın kaderini özetler. Bizim de içimizde heder olmuş dostlarımızın, arkadaşlarımızın hüznü ‘boşuna’ akıp duruyor yıllardır. Onlar bir kenara çekilmiş ömür sürerken “kifayetsiz muhterisler’ hemen her alanda pervasızca at koşturmuyor mu, kahrolmayıp ne yapalım!

Peki bu çıkmazın, bir çıkar yeri/yolu yok mudur, gelin birlikte düşünelim.

Memleketin geleceğini kuracak insanların daha çocukluktan itibaren istidatlarına göre belirlenip eğitilmesi gerekir ki bu meselenin birincil failleri öğretmenlerdir. Geçmişte büyük devlet kurmuş bütün milletler, buna Osmanlı Devleti de dâhildir, “dâhiler okulu” olarak düşünülebilecek mektepler açmış, buralarda geleceğin her alandaki öncülerini yetiştirmiştir. Eğitim işi, günümüzün, hayatı gevezelikle ve ideolojik bağnazlıkla geçen “Celâl”lerine bırakılamayacak kadar mühim bir meseledir. Derim ki, ilk olarak bir yerden başlanacaksa, her şeyden önce “doktora”sını tamamlamış gençlerin isteyenleri öğretmen olarak atanabilir. Hatta öğretmenlik yapanlara da kendi alanlarıyla ilgili kariyer planlamaları yapılabilir (proje değil, kariyer). Bilginin bu kadar çabuk eskidiği bir dünyada, bu şarttır abiler. Otuz sene önce mezun olan ve dünyadaki gelişmeleri takip etmeyen bir öğretmen öğrencilerine ne anlatıyor inanın merak ediyorum? Kimseyi incitmek istemem ama birkaç yıl önce üniversite sınavına hazırlanan on altı yaşında bir yakınım -özel ders de alıyordu- bir dersin adını zikrettikten sonra üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken şöyle bir cümle kurmuştu:

-Ben … dersini öğretmenimden daha iyi biliyorum.

Z kuşağı diyerek nutuk atmaya başlarsanız, bir daha konuşmamak üzere ebediyyen susarım.

Doktora” eğitimi almış gençleri öğretmenliğe lâyık görmüyorsak lütfen “doktora” programlarını kapatalım, hem de hepsini birden. Bu bahiste tarafıma gelecek eleştirileri cevaplamaya hazırım, biline.

Bu programlarda eksik gördüklerimizi tamamlayalım, düzeltelim, bütün bunları bir an önce konuşup karara bağlayalım ama eğitim işlerine refakat edenler “doktora” yapmış insanları görmezden gelecekse -veya görmezden gelmeye devam edecekse- ciddiye almayacaksa “boşuna” konuşmayalım, kelime israfı yapmayalım.

Bu ‘boşuna’ Haldun Taner’in ‘boşuna’sı cinsinden abiler.

Not: Vakti olanlar için üç metin iki video bırakıyorum buraya.

ANADOLU/ Yavuz Bülent Bakiler

Ben Anadolu’yum…

Yıllar yılı susuz kaldım, yıllar yılı aç…

Şükrederek kalktığım sofralarımda

Ya soğan ekmek olur yahut bulamaç

Hastalarım vardı ölüm yataklarında

Ne doktor yüzü gördüm, ne ilaç.

Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum,

Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç…

Devlet denince hep vergi geldi aklıma

Jandarma denince kırbaç…

En gümrâh ırmaklarım boşuna akıp gitti

Üç beş adım ötesinde toprağım vardı kıraç.

Gittim, yiğitçe döğüştüm gazâ meydanlarında

Ne tâk-ı zaferler istedim, ne taç…

Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara

Barışta düştü üstüme gölge gölge haç…

Yolsuz, okulsuz köylerim, kasabalarım hâlâ

Alın terine muhtaç…

Ben Anadolu’yum, acılı, mahzun;

Bende bitmez tükenmez dert kulaç kulaç…

( https://www.youtube.com/watch?v=vGIBBmngxck )

BOŞU BOŞUNA/ Mahzuni Şerif

Hak bana ömür vermiş

Boşu boşuna, boşu boşuna

Vücuduma bir can girmiş

Boşu boşuna, boşu boşuna

Su akar deryaya varır

Deryadan mahi çıkarır

Gökyüzünde yağmur olur

Damlaları boşu boşuna, boşu boşuna

İsa Meryem’e mi kalmış

Musa asadan ne bulmuş

Süleyman bir sultan olmuş

Boşu boşuna, boşu boşuna

Bakın çiçeklere nolmuş

Geride bir gazel kalmış

Süleyman şah sultan olmuş

Saltanatı boşu boşuna

Gahi gittim gahi geldim

Aradım kendimi buldum

Bir Mahzuni Şerif oldum

Boşu boşuna, boşu boşuna

( https://www.youtube.com/watch?v=aoxdTAyHy6I / https://www.youtube.com/watch?v=kRhpYoXqbqg )

BOŞUNA/ A. Nesin

Sen yoksun

Boşuna yağıyor yağmur

Birlikte ıslanamayacağız ki

Boşuna bu nehrin

Çırpınıp pırpırlanması

Kıyısında oturup göremeyeceğiz ki

Uzar uzar gider

Boşuna yorulur yollar

Birlikte yürüyemeyeceğiz ki

Özlemler de ayrılıklar da boşuna

Öyle uzaklardayız

Birlikte ağlayamayacağız ki

Seviyorum seni boşuna

Boşuna yaşıyorum

Yaşamı bölüşemeyeceğiz ki

1 Orhan Karaveli, Sakallı Celâl -Bir Türk Filozofunun Yeniden Doğuşu-, Doğan Kitap, İstanbul 2004, s. 28.

2 Haldun Taner, “Sakallı Celâl, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, YKY, İstanbul 2021, s.12.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

02

Mehmet Güven - Teşekkürler Hocam

Bir de Celal Nuri'yi yazsanız!

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 21 Nisan 07:17
01

Kenan Karan - Bizim de içimizde heder olmuş dostlarımızın, arkadaşlarımızın hüznü ‘boşuna’ akıp duruyor yıllardır. Onlar bir kenara çekilmiş ömür sürerken “kifayetsiz muhterisler’ hemen her alanda pervasızca at koşturmuyor mu, kahrolmayıp ne yapalım! Durum hal böyle zaman değişiyor ama hala aynı birileri boşa kürek çektiğimizi düşüne dursun bir pınar gibi bilgilerimizi paylaşmaya devam iyi öğrenciler yetiştirmeye devam inadına devam hocam

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 20 Nisan 23:48
03

Muharrem Dayanç - @Kenan Karan 01 nolu yoruma cevabı: Var olasın Kenan Hoca'm.

Cânsın.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 21 Nisan 13:44


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?