GÖK DİLİ VE EDEBİYATI

GÖK DİLİ VE EDEBİYATI

 

“İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım

Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından

Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından

Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut

Bu evleri atla bu evleri de bunları da

Göğe bakalım

 

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım

İnecek var deriz otobüs durur ineriz

Bu karanlık böyle iyi afferin Tanrıya

Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum

Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun

Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam

Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım

Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda

Beni bırak göğe bakalım

 

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

Suların ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım

Bana dönesin diye bir bir kapattım

Şimdi otobüs gelir biner gideriz

Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin

Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

Durma kendini hatırlat

Durma göğe bakalım”

 

Önce Turgut Uyar’ın “Göğe Bakma Durağı”nı okudum.

Sonra tuttum bir kere daha okudum.

Bir kere daha, bir kere daha.

Gençliğimde sevdiğim şarkıları bir kere dinler, sonra bir kere daha dinler, sonra bir kere daha, bir kere daha. Ne zamanki iç sesim ve kulaklarım “yeterr” der, ara verirdim, ama sık sık nüksederdi yeniden dinleme hastalığım. Eski bir aşinaya döner gibi dönerdim şarkıya, hem de en kestirme yollardan, koşa koşa.

İnsan bu, hep dönmek ister kalbindeki çiçek bahçesine (anılara) ve bunların yeniden yaşanmasını mümkün kılan duraklara, türkülere, şiirlere, mekânlara, hatta acılara…

(“Bütün saâdetler mümkündür.”)

 

Köydeyim.

Her yaşın kendine göre keşifleri varmış, bu sefer göğe döndüm.

Çocukken hızla geçtiğim yollardan -bir kere daha ve belki son defa- ağır ağır geçiyorum, yavaş yavaş geçiyorum, tadını çıkara çıkara geçiyorum, mavisini ve yeşilini içime çeke çeke geçiyorum, gözüm de sözüm de göğünde artık hayatın. Yıldız yıldız, bulut bulut, kuş kuş geçiyorum. Biliyorum, az kaldı uçurtmanın ipini bırakmaya.

Kılavuzum kalbim, sırdaşım annem, yoldaşım hatıralar.

(“Çiğ düştü göklerden / Ve bir bahar günü doğdun sen” veya “Bir bahar günü doğdun sen / Baharın ta kendisi oldun sen”)

 

Köydeyim.

Bir şiir elimden tutar, beni kendine, dünyasına, rüyâsına çeker, yine öyle oldu.

Oturdum önce şiirini sonra kendini okudum göğün.

Uzun uzun seyrettim saçına aklar düşen mavi dostumu.

Mavisinden bir adım öteye gidemedim ama olsun, maviden geçilmez ki!

Benim göğe bakma durağım, hatıralar odağım, anne kucağım Karaçam.

Yaramaz bir çocuğun mavi bir sayfada beyaz bir kalemle belli belirsiz şekiller çizmesi gibi, ne ararsanız var Karaçam göğünde!

“Yerdeki çaresizliklerin dermanı gökte.” derdi babaannem, büyüdüm, anladım.

(Gök de gökmüş ha!)

Dümdüz ip gibi uçak izinden tutun, beyaz bulutlar arasından göz kırpan mavi mavi boşluklara kadar, ne ararsanız var gökte. (“Ey gönlümün göklerince güzel / Gökyüzü göz göz olmuş seni bekler.”)

“Göğe Bakma Durağı”nın sahibi yaşasaydı, bu gönül duruluğunun Karaçamcasını anlatmak isterdim ona.

Buraları iyi bilir o, şiirini de yazdı trenle geçişlerinden birinde, bu yeşil masalın.

Hem de ne şiir, içinde ekmek kokusu var, heybetli kayalar var, beyaz bulutlar var, inanmayacaksınız ama tüm renkleriyle, kokularıyla bahar var.

Bütün dünyada her yerden evvel bahar buraya gelirmiş, öyle diyor usta, babasının da sözünden çıkmadan. Geyve Boğazı’nın anahtarını elinde tutan Karaçam’ı yere, göğe, şiire sığdıramıyor, bahar vurmuş diline.

Gök dili ve edebiyatının ana çizgilerini göstermek isterdim ona.

Göğün de kalbi, dili, gözü, elleri, yüzü var a dost.

Topraktan, insandan ve rüyâdan umudunu kesenlerin tek sığınağı göktür a okur.

“Artık ellerim de, gözlerim de sadece göğe açık, tutarsa gök tutsun elimden, anlarsa gök anlasın hâlimden, derdimden.” diye başlamak isterdim söze.

Kim bilir, belki de, şiirin kadife parmaklarıyla kalbime dokunurdu dize dize.

O beni anlardı.

 

Köydeyim.

Bazen pencereden, bazen akasyaların dibinden, bazen toprağı çalınmış bir tepenin köşesinden, bazen dere kenarından göğü seyrediyorum.

Bir değil, iki değil, üç gözle.

Gök gündüz mavisi, gece karasıyla hiç çekilmesin üstümden, bulut bulut çekilmesin, yıldız yıldız çekilmesin üstümden.

Pencereme gölgesi vursun dost renklerin ve ışıkların, Allah duasını kabul eder gariplerin, yolcuların ve âşıkların.

Duymasın istiyorum toprak kendisinden yüz çevirdiğimi.

Çok emeği var bende.

Çıplak ayaklarımın kahrını en çok o çekti.

Ve gün görmemiş hayallerimin yükünü.

 

Benim renk öğretmenim de gök, onu fark ettim bu birkaç günde; sabah ve akşam kızaran yüzünden al al oldu dillerim, beyaz ve yaramaz bulutlarıyla yeni sayfalar açmayı tembihledim kalbime, karardı mı yüzü ben önden ağlamayı öğütledim kalemime.

Sarı saçlarına deli gönlümü bağlamışım mavi gök.

Lambada titreyen ateşim de sensin, gök deyince elimden düşmeyen kalemim de.

Ve içimde hiç dinmeyecek türküm de saâdetim de.

(Her nesnenin bir bitimi var ama göğe hudut çizilmiyor mavilim.)

Unutursun deme bana, ölüm rüyâsına dalmaktır “mavimge”nin.

Bir gece yarısı düştü içime bu gök sevdası.

Hikâyesi kısa.

Köydeyim.

Evimdeyim.

Gece yarısı.

Tuhaf bir aydınlanma yaşıyorum.

Durup dururken yüzlerce kelime zihnime akın ediyor.

Uykum kaçıyor, bir köşeye oturup yazmaya başlıyorum:

 

“Ve insan görmediğinde bile,

gece yarılarında dahi

tabiatın içinde olduğunu

ancak köyünde anlarmış!”

 

Bunları ben söylemedim, bu on üç kelime belleğimden kâğıda kendiliğinden dökülüverdi. Dışımdaki gece susmuş, içimdeki aydınlık hatıralar kervanı başlamıştı odama dolmaya. Göğüyle dolmaya, mavisiyle dolmaya, kırmızısıyla beyazıyla dolmaya… Peşinden gök güllerinin gülümsediği onlarca deneme ve içinde gök dizelerin olduğu yüzlerce şiir:

 

“Kuş seslerinden, bulut heybelerinden, yıldız titremelerinden gök akarmış insanın gönlüne. Hele hele yaprak hışırtılarının rüzgâr eliyle içli bir duaya dönüştüğü gece yarılarından sonra, muhabbet kuşlarının dualarının derenin sesine karıştığı sabah vakitlerinde...

Bilir misiniz konuşan da göktür, susan da; yürüyen de göktür duran da.

Siz, kendi içinde kaybolanlar, böyle gecelerde kalbini göğe açmış kırgınların yaslarını nereden bileceksiniz?

Siz, motor sesinden, egzoz dumanından, martı avazından başka bir şey bilmeyenler.

Siz, otobüse yetişmeyi, metroda telefonu karıştırmayı, marmaraydan denizi seyretmeyi mutluluk zannedenler.

Siz, tüm inceliğiyle, maviliğiyle üstünüze kanat germişken göğü unutanlar.

Siz, ölümün bile uyandıramadığı miras/yedi uyurlar, başına saç ektirenler, saçını siyaha boyayanlar.

Siz, önce şeftalinin, eriğin, kirazın; peşinden toprağın nazlı çocukları cevizle incirin nasıl çiçek açtığını hem de bayramlıklarını giyip sıraya dizilmiş Balkanlı kızlar gibi renk renk nasıl ser-hoş olduğunu, göğe sevdalandığını bilmeyenler.

Siz, denizden vazgeçip sokak aralarında kedilerle, köpeklerle, kargalarla kavgaya tutuşacak kadar maviden, dalgadan, rüzgârdan vazgeçenler.

Martılar kusuruma bakmayın, bana kızmayın ne olur. Kızarsanız şiirin ve göğün kapısını size kapatan İstanbullu divan şiirlerine kızın, gidin onların kafalarını gagalayın.”

 

Köydeyim.

Göğü seyrediyorum.

(Seni aldım kendime ayırdım gök.)

Bütün bu yaşadıklarımdan sonra gökle aramdaki perdeler kalkıyor.

Hissediyorum, altı duyu, üç kulakla.

Gönül gözüme ışık vuruyor, gönlüm göğe eriyor.

Ve kaç gündür, tabirimi hoş görün, gök dili ve edebiyatı çalışıyorum, karıncalar şahidim.

Gök gözlüm, gök dillim, gök yüzlüm, gök kalplim, gök ellim, gök gülüşlüm, gök sevişlim, gök sezişlim, gök susuşlum, gök gidişlim, gök gamzelim, gök sevincim ol isterim.

 

Köydeyim.

Uzun uzun göğü seyrediyorum.

Benim göğe bakma durağım burası.

Belki de buradan göğe yükselecek hücre hücre toprağa karışan bedenim.

 

Şehir ya gündüzü yutar ya geceyi, eksik bırakırmış bizi.

Anladım gök, anladım.

 

Dedim ya gök dili ve edebiyatı çalışıyorum kaç zamandır.

Köyümün göğüyle baş başayım.

Sahi sizin bir göğünüz var mı: Ellerinizi açabileceğiniz, gözlerinizi yıkayabileceğiniz, kalbinizi arındırabileceğiniz, sırınızı paylaşabileceğiniz ve hep başınızın üstünde taşıyabileceğiniz bir göğünüz!

 

Yazıyı, yazıdan kendisine bahsettiğim pırıl pırıl kalpli ama gürül gürül adımlarla geleceğe koşan genç bir akademisyenden duyduğum birkaç “gök”lü inciyle bitireceğim.

Çocukluğu Karadeniz’de geçen bu gencin yolu bir gün Erzurum’a düşer.

(Benim, Eskişehir’e düştüğüm gibi.)

O güne kadar beyaz bulut görmeyen gözleri, Doğu Anadolu dağlıklarının düzü olan Erzurum yaylasında gökle arınmış, durulanmış, pamuktan daha beyaz, tertemiz bulutları görünce şaşırır. Başlar düşünmeye, Karadeniz’de, kara bulutlarıyla hep kızgın hep gürleyen göğü… Mavisiz ve beyazsız göğü, bu göğün altında yaşayanları…

“Coğrafya kaderdir.” sözünü Karadeniz’e uyarlıyorum o hâlde; “gökyüzü kaderdir.”

 

Not: Göklü dizelerden yapacağımız seçkiyi okumak zorunda değilsin okur. Ama bunlar da burada dursunlar bir mahsuru yoksa:

 

“Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?” (Bilge Kağan)

“Yer benimdir, gök benimdir, arş benim

Gör nicesi germişim sayvanımı” (Yunus Emre)

“Ben ‘ay’ımı yerde gördüm

Ne isterim gökyüzünde

Benim yüzüm yerde gerek

Bana rahmet yerden yağar” (Yunus Emre)

“Gâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi

Gâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni” (Nesimi)

“Tutalım zenbîl ile gökten iner meh-pâreler

A beğim yerden mi çıktı âşık-ı bî-çâreler” (Necâtî)

“Gönül ne gök ne elâ ne lâciverd arıyor

Ah bu gönül bu gönül kendine derd arıyor” (Nefî)

“Yere inmiş göğe benzerdi deniz” (Abdülhak Hamit)

“Yükselmeyen Tazarru’un ey Şark bitmiyor

Hâyy-âle’l-felâh’ını gökler işitmiyor” (Ali Canip Yöntem)

“Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati.” (Yahya Kemal)

“Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak

Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak” (Ahmet Hâşim)

“Memleket isterim

Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun

Kuşların çiçeklerin diyarı olsun” (Cahit Sıtkı)

“Şaşırdım kaldım nasıl atsam adım

Gün kasvet gece kasvet

Bulutlar, sisler içinde bunaldım

Gök mavisine hasret” (Cahit Sıtkı)

“Gökyüzünün başka rengi de varmış

Geç fark ettim taşın sert olduğunu” (Cahit Sıtkı)

“Yerlerden göklere ağlar germişim

Akan yıldızlar benim! Benim! Benim!

Dizinin dibinde postu sermişim

Güler de güler canım! Canım! Canım! (Orhan Şaik Gökyay)

“Mavi, maviydi gökyüzü

Bulutlar beyaz, beyazdı

Boşluğu ve üzüntüsü

İçinde ne garip yazdı” (Tanpınar)

“Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır

Dünya uyanıkken uyumak, maskaralıktır” (Mehmet Âkif)

“Nefes aldığın şehir ne kadar şanslı.

Kim bilir, sesini gökyüzü sanan kuşlar bile vardır.” (Sait Faik)

“Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış.” (Necip Fâzıl)

“Bugün pazar

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

Bu kadar mavi

Bu kadar geniş olduğuna şaşarak

Kımıldamadan durdum” (Nâzım Hikmet)

“İşim gücüm budur benim

Gökyüzünü boyarım her sabah

Hepiniz uykudayken

Uyanır bakarsınız ki mavi” (Orhan Veli)

“Gökyüzünden başka çağ yoktur” (Melih Cevdet)

“Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır” (Sezai Karakoç)

“Oruç; insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir.

Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” (Sezai Karakoç)

“Çok geçmeyecek aradan

Şöyle diyeceğim

Bulutlar açmadı

Mavi gök orda mı” (Cahit Zarifoğlu)

“Seni her özlediğimde sevgilim

Gökyüzüne bakıyorum

Göğün mavisinde gözlerini görüyorum” (Behçet Necatigil)

“Yalnızlık bir tarihtir onlarda

Gök dediğin iki kuşun arası” (Hilmi Yavuz)

“Seni göremedim diye bu bahar

İçimde bin türlü duygunun isyanı var

Turnaların gökyüzünü sevdiği kadar

Seni sevdiğimin farkında mısın?” (Yavuz Bülent)

“Her şey öylesine başkalaşmış

Masmavi olsa da gökyüzü

Bu eller bile benim ellerim değil

Bir daha sevmek ihtimali olmasa

Var, off var” (Mustafa Necati Karaer)

“Allah aşkına, gök, deniz aşkına

Yağsın kar üstümüze buram buram” (Dıranas)

“Senin ak alnından, gök gözlerinden

Önce dallar sonra yapraklar öpsün” (A. Karakoç)

“Gökyüzü maviliğinden soyunuyor

Gitsem kime, kalsam kimde, nereye kadar?

Sılasızım işte, gurbetim de yok

Adres defterime adlar değil

Yalnızlıklar yazılıyor.” (Ahmet Erhan)

“Yoruldun artık, bütün gün didinip durdun

Toprak bile, gök bile, deniz bile bir yerde yorulur

Bırak kalsın süpürge duvarda, sabun kovada

Anne, gel yanıma otur” (Ahmet Erhan)

“Benim gökyüzüm niye bu kadar dar

Devrimim solgun, bayrağım üzgün

Issız bir gemi gibi dalgalanıyor” (Ahmet Erhan)

“Gece yaşlanmış gökyüzüdür.” (Haydar Ergülen)

“Böylece söylenmeyen o yere geldim

Gök boş

Yineleyip duruyor kendini” (İlhan Berk)

“bana yaşadığı kentin kumunu gönderen

bir sevgilim vardı

bense merak ederdim hep oranın

rüzgârını

uslu mu deli mi sürekli mi

apansız mı çıkar gökte savurur

yerden aldığını” (Gülten Akın)

“Apartmanlar arasından görünen gökyüzü

Seni eksilte eksilte yitirdik çoktan

Şimdi bir anıdır bulutların dizi dizi

Gelirler göçmen kuşlar gibi uzaktan” (Nihat Ulvi Akgün)

“Yağmur dindi Ömür Hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır, kurşuni-külrengi mi yoksa?” (Şükrü Erbaş)

“O kıyısız gökyüzü nasıl sığar küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pencereye... Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek, bu ezbere yaşamla.” (Şükrü Erbaş)

“Gönül yorgunluğu ne, biliyor musun?

Gökte yıldızın kalmıyor

Gölgen bir yere sığmıyor

İçindeki şarkı içinde boğuluyor

Penceren sokağa bakmıyor” (Şükrü Erbaş)

“Paramparça da olsa sevdalar

yine de kalmış olabilir

küçücük bir mavilik gökyüzünde

bir sevda kırıntısı

avuç içi kadar bir umut” (Ahmet Telli)

“Küçük bir lavanta çiçeği

Sarışın arı

Ve alabildiğine gelincik

Düşünmeden sevdiğimiz bu anda

Birdenbire başlayan gökyüzü” (Oktay Rifat)

“Sayısız gitmiştiniz ne yazık

Evvel zaman içinde gibiydiniz

Uzandım yerden usulca aldım gökyüzünü

Siz atmıştınız” (Oktay Rifat)

“yüzümden bir şeyler aktı

içim de menekşelendi hilmi bey

gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk

hiçbir yere gitmiyor” (Edip Cansever)

“Bir plak gibi dönüyor gökte mavilik” (Edip Cansever)

“Gençlik öyle bir yazdır ki

ne yurt ne ev ne oda

yalnızca gökyüzü

yeter insana” (Haydar Ergülen)

“-Söyle, anlaşılmaz adam, kimi seversin en çok, ananı mı, babanı mı bacını mı, yoksa kardeşini mi?

-Ne anam, ne de babam var, ne bacım, ne de kardeşim.

-Dostlarını mı?

-Anlamına bugüne kadar yabancı kaldığım bir söz kullandınız.

-Yurdunu mu?

-Hangi enlemdedir bilmem.

-Güzelliği mi?

-Tanrısal ve ölümsüz olsaydı, severdim kuşkusuz.

-Altını mı?

-Siz Tanrı’ya nasıl kin beslerseniz, ben de ona öylesine kin beslerim.

-Peki, neyi seversin öyleyse sen, olağanüstü yabancı?

-Bulutları severim... işte şu... şu geçip giden bulutları... eşsiz bulutları!” (Baudelaire)

“Gök aradık tuğlara” (Mehmet Ali Kalkan)

“Gökçekimidir şiir.” (M. Dayanç)

“Maviyi seviyorum diyorum

Anlamıyorlar

Biraz daha açayım

Gökyüzüm sensin” (M. Dayanç)

“Gökyüzü gibi ol

Baş üstünde kal” (M. Dayanç)

“Senin gökyüzünde bana yer yoktu” (Kafka)

“Gökyüzündeki bir kuşu göğe sıkıştıramazsın” (Murat Menteş)

“Belki de gökyüzü, insanlardan uzak olduğu için bu kadar güzel” (Küçük Prens)

“Evet, sabah olacaktır, sabah olur, geceler

Tulû-i haşre kadar sürmez, akıbet bu semâ

Bu mâi gök bize bir gün acır; melûl olma” (Fikret)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

01

Cevdet Şanlı - Emeğinize ve gönlünüze sağlık aziz dost

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 07 Nisan 11:51
02

Muharrem Dayanç - @Cevdet Şanlı 01 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim abi.

Ellerinden öperim.

Saygıyla.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 08 Nisan 05:41


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?