HÜZN-Ü RAMAZAN

Bir mevsim, mevsimlere annelik edecek olsaydı, bu mevsim bahar olurdu.

Ve bir ay, aylara annelik edecek olsaydı, bu ay ramazan olurdu.

Elbette özünde merhametin nabzı atar, beklentisiz vermenin (sadece vermenin) ve sevmenin, hâlden anlamanın, paylaşmanın, sabretmenin gök-yüzlü kuşları kanat çırpardı her sahurunda, iftarında, hatta teravihinde. Önce sahur gelirdi, niyet gelirdi, zamanı ve evreni hem kuşanmak hem kuşatmak için. Yerle göğün, bedenle ruhun sulhu gelirdi peşi sıra. Askıya alınması gelirdi savaşların, rekabetlerin, kötü sözlerin, tuzakların, haksızlıkların… En sonunda, zincire vurulurdu şeytanlar, dünyanın her yerinde.

(İnsanlar şeytanın yokluğunu aratmasa da!)

Köydeyim.

Dünya cennetimdeyim.

Rüyâ içinde rüyâdayım.

Ramazanla anneyi kavuşturmam bundan.

Defalarca yazdım, annemin bayram sevinciyle karşıladığı, ya bir daha kavuşamazsam korkusunun hüznüyle uğurladığı can dostuydu ramazan. Herkes için bayram, ramazandan sonra gelirdi, annem için daha başlamadan, hem de üç aylık yoldan. Üç aylar der başka bir şey demezdi. Üç ayların gök mavisiydi onda ramazan. Cennet yamaçlarından koşuşturmalarımızı seyrediyor, tebessümle, özlemle annem. Gülmeyi çok severdi; gönül yapmak, gönül almak anlamında güldürmeyi de. Güldüğünde cennet aydınlığı belirirdi yüzünde, ışıl ışıl, yeşil yeşil.

Köydeyim.

Ramazan her yeri olduğu gibi köyü de ayrı bir sükûnete bürümüş. Varır varmaz içimde açan duygu buydu. Dağıyla bürümüş, toprağıyla, deresiyle, kuşuyla, yeni yeni patlamaya başlayan tomurcuklarıyla bürümüş. Biliyorum arkasından yeşilin canlanışı, başkaldırışı gelecek. Bize hep baharın isyancı olduğundan bahsettiler, öyledir öyle olmasına ama bahar annecidir de. Anne karnına, anne kucağına dönmektir de, huzurdur da. Hem de ne anneci!

Ellerinde papatyalar olan anne.

Gözleri umut saçan, sevinç dağıtan anne.

Bastığı yerde gül bitiren anne.

Gülüşüne cenneti sığdıran anne.

Yüzünde çiçekler açan anne.

Dualarıyla göğe iyilikler uçuran anne.

Toprağa sevgi eken bereket bitiren anne.

(Annemin küçük bir bahçesi vardı içinde envaiçeşit sebzelerin olduğu. Mahalleye yeterdi diktikleri, ektikleri. Sadece mahalleye mi, gelen gidene de, misafirlere de. Bereket diyoruz ya işte onun numunesiydi bu bahçe. Anne eli, anne bahçesi, anne bereketiydi burası. O yeşil bahçe annemle cennet arasında meleklerin kanat gerdiği bir hıyabanmış, bilemedim.)

Köydeyim.

Annemin bahçesinin yan çaprazında -evimin hemen karşısında- bir süredir kocaman bir top sahası var. Göz ucuyla şöyle bir baktığınızda çocukların bulabildikleri formaları üzerlerine geçirdiklerini görürsünüz, her takımdan her şehirden. Yeşil siyah renkler çoğunluktadır doğal olarak. Ama her tarafa formaların kardeşliği hâkim, rakiplerini linç etmeye, yok etmeye çalışanların, insanlıktan nasibini almamışların aksine! Kötülüğe zar atanların, bahis simsarlarının inadına! Çocuk sesleri geliyor odama renk renk, cıvıl cıvıl, ton ton. Yıllar önce söylediğim yerdeyim, iki ses baharı müjdeler biri çocuk sesi, biri kuş sesi. Karaçam’da buna derenin sesi de ekleniyor, sürekli yağmur atıştırıyormuş hissi eşliğinde. Bu kadarla da bitmiyor benim sesli söyleyeceklerim. Bosna’da bir yıl kaldığım eve de çocuk sesleri, sevinçleri dolardı her gün her sabah ama özellikle de hafta sonları. Bilmediğim ama zamanla aşinası olduğum bir dilden. Panayır yeri gibi olurdu her sokak başı, her park, her meydan.

Bosna, o güne kadarki hayatımın, kalemle en barışık olduğum dönemi. Küçük küçük yüzlerce deneme yazmışım orada, iki kitabın dışında. Onlardan birini, hem de on yıl önce yazılmış birini paylaşacağım sizinle. Beni Bosna’ya götüren bu yazının, bakalım sevgili okuru bir yerlere götürmeye gücü yetecek mi?

Buyurun o zaman:

“Tarih hep köşklerden, saraylardan, kâşanelerden bahsetti, savaşlardan-antlaşmalardan dem vurdu, resmî olmayan hiçbir şeye itibar etmedi. 

Yani sadece tek-güçten, tek-gözden, tek-elden medet umdu. 

Hatta sanat eserlerinin bile birçoğu medeniyetler-arası rekabetin, yarışın tezahürüydü.

(Halkın refahı ve mutluluğu adlı tiyatro henüz dünyaya inmemişti. Godot’yu bilen de yoktu, bekleyen de.)

Hepsinde fakir fukaranın hakkı, (ç)alınmış hakkı, alınmamış helalliği vardı.

Bugün de geçmişin izinde yol alıyoruz gibi geliyor bana.

Böyle giderse az kaldı bir öğlen vakti elimizde fenerle Diyojen gibi insan aramak için yollara çıkmaya.

Allah’ım sen kalplerimizi geçmişin hastalıklarına ve çağa bulanmaktan koru.

(2014, Bosna)”

Bu kısa denemeyi okuduktan sonra anladım ki son on yılda hayatımdaki eksilmeler hızlanmış, fazlalıkların darası alınmış, daha kötüsü hafızamdaki binlerce şiirin üstüne şu iki dize çöreklenmiş:

Herkesin yüzünde ayrı bir maske,

Düşman belli değil dost belli değil.

Burada da devam ettim küçük küçük kısık sesli denemeler yazmaya. Bu bende bir alışkanlığa mı dönüştü bir hastalığa mı bilemiyorum. Ramazanın ilk günlerinde yazdığım, içinden kırgınlık akan bir denemeyle baş başayım günlerdir. Yaşadığım riyakârlıklardan sonra Eskişehir penceresini örtüşüm var bunda. Kopuş var. Bir daha kırılmayı göze alamayan bir kaçış var. Birkaç hisli yürek dışında karanlığa konuştuğumu biliyorum ama olsun. En azından şahidim olsun kelimeler. Dibi tutarsa tutsun cümlelerin ama bir yerlerde aksi kalsın dünya telaşımın. Kaderin tersine kulaç çırpışımın izi kalsın kâğıttan tanıklıkta. Umulur ki yankısı, birkaç hak bilir insanda ufacık da olsa kıpırtı oluşturur.

(“Canı cehenneme rahat uyuyanın

Kapısını örtenin perdesini çekenin

Yüreği yalnız kendiyle dolu olanın

Duvarları ancak çarpınca görenin

Canı cehenneme başkasının yangınıyla

Evini ısıtıp yemeğini pişirenin.”)

Okuyalım o hâlde:

“Süleyman’la konuştuk, insan Süleyman’la, bizim Süleyman’la. Harama, kul hakkına bulaşmamış Süleyman’la.

(Bu Süleyman, çağın yüz akı Süleyman. Sözü de özü de inci Süleyman. Şair Süleyman, edip Süleyman. Dilin hâlinden anlayan Süleyman. Adaşı peygamberin soyundan, huyundan, suyundan Süleyman. Cenneti dünyaya, kalbine indiren Süleyman.)

Aynı hâli yaşıyorduk, aynı sancıyı çekiyorduk Süleyman’la, onu fark ettim.

Kırk yıllık dostlarımızla yollarımız ayrılmaya başlamıştı.

(Gittikçe artıyor yalnızlığımız.)

Eşik çoktan aşılmıştı.

Dünya mahşer gününe benzemişti; her yer, her yol, yol ayrımıydı artık.

Yollar ayırıyorsa ve geriye iki seçenek kalıyorsa…

(‘Kimi terk-i nâm ü şâne kimi itibâre düşer.’)

Ya içimdeki isyan?

Onu da anlatayım, hem de sevmediğim tonda.

Hakkımı helâl ettim dost defterinden düştüklerime.

Gemiler değil, denizler yandı içimde.

Öbür tarafta bile görmek istemiyorum yüzlerini.

O kadar derin hüznüm.

(Onlar da helâl etseler keşke. ‘O bizim karşılaşmalarımız mahşere de kalmasa.’)

Bana bunu yaptırdılar, bana bunu söylettiler, bana bunu yazdırdılar ya!

(Ruhi’nin “yuh” redifli şiirine nazire yazdım ya, yazık bana, yuh bana!)

Bugünkülerin ekseri anlamayacak, onlar mazur, onlar madun.

Gelecekte yazıyı okuyanlar bilsinler ki kıyametimi yaşarken yaşadım ben; dost elinden, dost dilinden.

Kıyametim oldular.

Kendimden de, dost dediklerimden de (bildiklerimden de) utanmasaydım keşke.

(Âh o benim büyük çaresizliğim.)

Maya tutmadı.

Güneş doğmasa da bahar gelmese de olur.”

Köydeyim.

Sözü yormaya gerek yok, bu ramazan hüzün ramazanı.

Ağaç dikme mevsimi geçti kalbim, bunu kabul et.

Yeni filizler yeni uçlar yükselmeyecek, bunu anla!

Bir gün bütün bunların, üzerinde durulmaya bile değmez ayrıntılar olduğuna kalbimi ikna ettiğimde, cennetin kapıları bana ses verecek, buna inan!

Annem yine cennet gülüşünü yüzüne takınacak, buna koş!

Cennet tüm gereksizliklerden, fazlalıklardan kurtulmak, dünyadan arınmak değil midir, bunu bil ve unutma!

Köydeyim.

Çocukluğumda bıraktığım izleri takip ederek hiçbir şeyin fayda vermeyeceği o güne doğru yol alıyorum.

Bir köyü olmalı insanın, kolları hep dokuzu çeyrek geçe pozisyonunda olan.

Güneş bile sönse kendisini karanlıkta bırakmayacak canların olduğu.

Varlar, binlerce kere şükür, varlar.

Alfabenin ilk harfiyle başlayan mutluluklarım var benim.

Ortası da sonu da ışıl ışıl parlayan.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

08

Kadir48 - Bahar,çocuk-luk,anne,ırmak,kuşlar,köy,Sakarya,Karaçam…Ne üzerine yazarsanız yazın sizin şifa bulduğunuz kelimeler bunlar galiba hocam.Ya da şöyle mi desem:Uzun bir misafirlikten sonra kendi evimizin kapısını açmak gibi.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 01 Nisan 12:47
11

Muharrem Dayanç - @Kadir48 08 nolu yoruma cevabı: Doğru tespit, teşekkür ederim.

Güzel bir gün olsun.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 03 Nisan 07:35
09

Muharrem Dayanç - @Kadir48 08 nolu yoruma cevabı: Tam da böyle.

İlginiz için teşekkür ederim.

Saygıyla.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 03 Nisan 04:53
10

Muharrem Dayanç - @Hakan Ertürk 04 nolu yoruma cevabı: Var olasın Hakan'ım.

Cânsın.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 03 Nisan 04:54
03

S.yıldız - Biz yine hüznümüze dönelim sevgili Muharrem. Karşıdakiler hüznümüzü bulandırmasın!

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 31 Mart 11:11
05

Muharrem Dayanç - @S.yıldız 03 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim Hoca'm.

Ellerinden öpüyorum.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 31 Mart 13:01
02

Münevver Kaya - Eline yüreyine kalemine sağlık can kardeşim

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 31 Mart 01:49
06

Muharrem Dayanç - @Münevver Kaya 02 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim cân ablam.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 31 Mart 13:02
01

Bir Öğrencin(ümit) - Çok güzel hocam, ben de gideceğim köyüme nasip olursa. Bir köyü olmalı insanın aradığında bulabildiği çocukluğunu.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 31 Mart 01:10
07

Muharrem Dayanç - @Bir Öğrencin(ümit) 01 nolu yoruma cevabı: İnsanın köyü ve öğrencileri olmalı, teşekkür ederim.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 31 Mart 13:03


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler