MÜTEAHHİT SEVMEZ YAZARLAR

MÜTEAHHİT SEVMEZ YAZARLAR

(Sait Faik ve Tanpınar Örneği)

Giriş veya edebiyatın temelinde harcı olanlar

Diğer meslektaşlarımda da olur mu bilmem, zaman zaman zihnim öyle gereksiz ayrıntılara öyle aykırı (makbul olmayan) konulara takılır kalır ki bırakın Orhan Veli’yi, ben bile eğlenirim bu edebiyat didiklemeciliğimle. (“Onu da edebiyat tarihçileri bulsun.” dediği Orhan’ın.) Bu sefer mazurum.

Bugünkü konumuz durup dururken ortaya çıkmadı, Sait Faik ve Tanpınar okumalarında karşılaştığım paragraflar beni böyle bir yazının eşiğine kadar getirdi. Kalemin ucunu sivriltip sivriltmemeyi uzun süre tartıştım iç dünyamda. Sonra ne oldu bilmiyorum, yazarken buldum kendimi. İhale kalemle bana kaldı. Hislerimin taşeronu olmuştum.

Tetikleyici son faktörü de (şahsı da) söyleyeyim; Abdullah Ziya Kozanoğlu (1906-1966). Bir döneme damgasını vurmuş bu müellifi tanıtan ansiklopedi maddesinin başındaki anahtar kelimeler, mütereddit ruh hâlimi yerinden oynattı, beni bir kere daha yazmak denen cehennemin ateşine itti: “Yazar”, “mimar”, “müteahhit”, “ressam”, “gazeteci”.

Ne yalan söyleyeyim, Cumhuriyet dönemi tarihî romancılığının öncülerinden olup otuza yakın eser veren bu velut kalemin “müteahhitlik” yaptığını bilmiyordum. Mimarlık mesleğini, benzer birçok projenin yanı sıra, “Cumhuriyet Konutları” gibi çarpıcı toplumsal bir aktiviteye dönüştürecek kadar ileriye götürdüğünden de haberim yoktu. Bu kadar işimin gücümün yanında, başımda bir de Kozanoğlu fırtınası esmeye başladı. O hâlde şimdi kelimelerden kaçak katlar çıkma zamanıdır. Destur, hatta yort savul!

Öyle bir “müteahhitlik” ki inşa ve tamir ettikleri içinde hayatımızın bir bölümüne tanıklık etmiş veya en azından bir kısmımızın yolunun düştüğü projeler de var: Çorlu Askeri Hastanesi, Ankara Hukuk Fakültesi, İstanbul Fen Edebiyat Fakültesi, Malatya Tütün Bakımevi ve Deposu, İstanbul Operası Birinci Kısım İnşaatları, Taşlıtarla Göçmen Evleri, Sağmalcılar Cezaevi…

Yine öyle bir “mimarlık” performansı ortaya koymuş ki projesini çizdiği yapıların hepsini burada sıralarsak metin bu liste ile dolar ama biz en azından birkaçını buraya yazalım: Cumhuriyet Konutu Örneği, Güzel Sanatlar Akademisi Binası, Adana Şehir Stadyumu, Adana Sergi Evi, Ziraat Haşarat Laboratuvarı, Son Posta Matbaası, Yalova Termal Oteli, Moda’da bir villa…

Bu kadar sözden sonra küçük bir şerh düşmezsem olmaz.

Kurgu (roman) ile mimari arasında hep bir bağ olduğuna inanmışımdır. İkisinin de özünde yaratıcı muhayyile vardır çünkü. Hayattan ve tabiattan aldığımızı, hayal gücümüzle yeni ufuklara taşımak yani. Muhayyilesi gelişmemiş, gözlem gücü olgunlaşmamış, özgünlük anlamında farklı bir bakış açısı geliştirememiş, kısa yoldan söylemek gerekirse roman, şiir, tiyatro, deneme okumamış ve sanatın herhangi bir dalıyla ilgilenmemiş bir mimar, oldukça sağlam, dayanaklı eserler planlayabilir ama bu planlara estetik/incelik/ruh katmak için bütün bu mühendislik bilgileri, edinimleri -tek başına- kafi gelmez. Matematik, fizik, kimya, statik, mukavemet, betonarme, topografya gibi derslerin yanında başka vasıf ve birikimlere ihtiyaç vardır. Gerçeklerle hayallerin bir potada buluştuğu, yaratıcılığı tetikleyen/besleyen bir sinerjiden bahsediyorum. Böylesi bir yaklaşım ve mantık, romanlar ve romancılar için de geçerlidir dersem umarım kimse itiraz etmez.

Bir hayalimden daha bahsedeyim: Tanzimat veya Meşrutiyet devri romanlarındaki (metinlerindeki) mekân -ev/cumbalı ev, köşk, konak, yalı- tasvirlerini dikkatle analiz edip bunlardan hareketle proje tasarlayan/çizen mimarlar… Yapıların sadece iskeletine/sağlamlığına değil, ruhuna, iç ve dış uyumuna da odaklanan mühendis-sanatçılar yani; Hüseyin Cöntürk, Oğuz Atay, Murat Gülsoy, Hasan Bülent Kahraman, Orhan Pamuk, Mehmet Eroğlu, Nuri Bilge Ceylan, Cahit Koytak, Sulhi Dölek, Fahri Tuna ve Dostoyevski gibi.

Ne dersiniz?

(Yazıyı okuttuğum genç bir eleştirmen, yukarıdaki paragrafları okuduktan sonra olacak önüme Carel Bertram’ın İletişim’den çıkan -dört yüz sayfalık- Türk Evini Hayal Etmek Eve Dair Kolektif Düşler (2012) kitabını koydu. Şimdi o kitabı okuyorum. Yazar, Osmanlı evinin “Türk evi” olarak adlandırılmasından bahsediyor “giriş” kısmında. Çalışmanın odak noktalarından, kahramanlarından biri Kiralık Konak. Sözü dolandırmadan yazayım, edebiyat-mimarî ilişkisini ciddi anlamda elden geçirmem gerekiyor. Şimdilik bana müsaade.)

Sait Faik’in müteahhitlerle alıp veremediği ne?

“Müteahhitlik” bahsinin edebî eserlere ne zaman sızdığını tam olarak tespit edebildiğimi söyleyemem fakat böyle bir konuyu benim gündemime taşıyan öncelikle Sait Faik oldu. Yazar, 16 Haziran 1936’da Kurun’da “Yüz Kilometrede Seyahat” adıyla yayımlayıp sonra adını “İnsanlar, Türküler, Masallar”a çevirdiği öyküsünü bu bahis üzerine oturtur. İşin içinde çoğu kez olduğu gibi yine yol yapımı, yine bir büyük müteahhit ve ona yardımcı olan küçük müteahhitler (taşeron) vardır. Bütün tedarikleri ve resmi işlemleri büyük müteahhit ayarlar, diğerleri sahada ona yardımcı olurlar:

“Yol, yüz on kilometre yapılacaktı. Bir ova kasabasından başlayacak, iki küçük kasaba daha geçildikten sonra, kocaman, dokuz yüz küsur metre irtifaında bir dağ aşılacak, böylece yol, vilayete varacaktı. Şose beş müteahhide devredilmişti. Bu beş müteahhit, acar, çapkın, kırk beşlik insanlardı. Beş müteahhidin de bir müteahhidi vardı. Bu köse sakallı, küçük cin gözlü, sarı bıyıklı, paltosu kürklü bir adamdı. Bütün malzemeyi o verecek, silindirleri o getirtecek, her işi, bankaya yatırılan bilmem ne kadar lira görecekti.”1

Bu ibarelerde üzerinde durulması gereken ilk iki kavram “müteahhit” ile “müteahhidin de müteahhidi” kavramlaştırmaları olmalıdır. Bu kahramanların şekilsel özellikleriyle tavır ve davranışları bugünkülerle pek örtüşmez. Bu insanlar, zamanlarının genel toplum yapısından, anlayışından ayrı ve farklı bir tutum içerisindedir. Taşeron olarak çalışan beş müteahhit “acar”, “çapkın”, “kırk beşlik insanlar” olarak tasvir edilir. “Müteahhidin de müteahhidi” işgüzar olmakla birlikte “köse sakallı”, “küçük cin gözlü”, “sarı bıyıklı” ve “paltosu kürklü bir adam”dır. Küçük müteahhitlerin “acar ve çapkın”lık yönleri vurgulanırken, büyük müteahhidin alametifarikası daha çok “kürklü palto”dur.

Küçük müteahhitler için kullanılan bu niteliklerin, öykünün yazılışının üzerinden yaklaşık yüz sene geçmesine rağmen bir televizyon kanalında/dizisinde biraz dönüşmüş haliyle de olsa kendine yer bulması ve bizim bu duruma şaşırmamamız, toplumsal bilinçdışımızla ilgili çok şey söyler:

“Afili Aşk’ın son bölümünde Melahat gelini Nazmiye’yle güzellik malzemeleri pazarlama işine girmişlerdi. Sokakta ruj sattıkları kadın, ‘Baktım ama almadım.’ diyordu dudakları kıpkırmızı... Nazmiye, ‘Almadın da bu ruj ne? 50 metre öteden çakıyor. Müteahhit metresi gibi boyanmışsın.’ dedi. Magazin dünyasının önemli figürlerinden biridir müteahhitler... Şarkıcılara pek düşkün oldukları bilinir. ‘Müteahhit sevgili’ kartviziti vardır.”2

Sait Faik, giyim kuşamları, farklı, şımarık tavır ve davranışları, ahlâka mugayir hâlleri nedeniyle toplumun alt katmanlarının çok da iyi gözle bakmadıkları bu kahramanları hemen hemen bugünün yaklaşımlarıyla teşrih masasına yatırmış ve bunların yanında karın tokluğuna çalışanlardan yana tavır koymuştur. Daha yalın bir ifadeyle söylemek gerekirse, müteahhitlerin bir türlü düzelmeyen ve değişmeyen sicillerine ayna tutmuştur.

Türkülerle, masallarla, kendi aralarında yaptıkları eğlencelerle yaşadıkları trajediyi dış dünyaya fark ettirmemeye çalışan işçilerin feryadının duyulması (veya fark edilmesi) için kullanılan “sessizlik” metaforu, bu kesimin kendilerini ifade edebilecekleri bir dillerinin olmamasına gönderme olarak okunabilir. Terimsel veya kavramsal bir ifadeyle söylemek gerekirse “madun konuşamaz.”

Sait Faik, “İkinci Mektup”3 adlı hikâyesinde, Anadolu’da bir köyde vuku bulan yer sarsıntısından sonra halkın yaşadığı problemlere değinir. “Her taraf toz toprak, moloz, çadır, sefalet içinde. Zenginler evlerini tamir ettirmiş, içlerine girmiş bile... Evini yaptıramayanlar yağmur başladığı zaman çadırlarına girip çıkabilmek için çamurda yüzebilen bir kayık keşfini düşünüyorlarmış.” (s. 217-218) diyerek, parası olanların sıcak bir yuvaya kavuştuğuna ama fakirlerin kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kaldıklarına gönderme yapar. Böylesine tekinsiz ortamdan yararlananlar içinde elbette müteahhitler de vardır. Müteahhitler farklı kişiliklerinin yanı sıra yaptıkları yolsuzluk, haksızlık ve uyanıklıklarla tüm dikkatleri üzerlerine çeker, alışılmışın dışında yeni ve farklı bir meslek grubu olduklarını gösterirler:

“… Evleri yapan müteahhitlere altışar tane otomobil lastiği ile kilometre başına bilmem ne kadar litre benzin dağıtılmış, yağ da caba! Kimse kamyonla iş görmemiş, ne dersin? Ne iyi insanlar. Otomobil lastiğine acımışlar. Bu zamanda benzin sarf edilir mi, diye işlerini hayvanlarla görmüşler. Kumu, taşı, keresteyi, manda arabaları taşımış. Otomobil lastikleri de herkesin evinin altında duruyormuş…” (220)

“… Sana tuhaf bir şey anlatacağım! Şu müteahhitlerden bir tanesini görsem konuşsam, dedim. Hiçbiri meydanda yoktu. Nihayet bir tanesini gösterdiler. Dört, beş kişi bir tarafta oturuyorlardı. Şu yuvarlak çehrelisi, şişmancası, dediler. Ay, benim onu gözüm ısırıyordu. Yaklaştım. Bir de baktım, bizim eski bir mektep arkadaşı. Geçen seneye kadar selamlaşırdık… Altıncı sınıftan kaybolmuştu…

… İşte müteahhitlerden biri o imiş. Ben kendi hesabıma memnun oldum. Aferin oğlana! dedim. Vallahi aferin! Demek ki benim kendi kendime onlar için düşündüğüm şeyi o da düşünüyormuş. Budala, sen kendi haline bak, dedim kendime. Hem müteahhit, hem de yüksek mimardır o, dediler. Yüksek mimar diploması ile revülerde artistlik yaptığı, bu kadar güzel sanata heveskâr olduğu için onu tebrike can attım. Beni tanımamazlığa gelmekte ısrar etti. Konuşmadık.” (s. 223)

(Son iki paragraf Mustafa Kutlu’nun kahramanlarını akla getirir. Aklıma ilk gelen öykü kişisi “Tarihin Çöp Sepeti”ndeki Hırt Oktay’dır.)

Tanpınar da müteahhitleri sevmez

Cumhuriyet döneminin farklı tür ve konularda eserler kaleme alan çok yönlü, çok sesli yazarlarından biri olan Tanpınar’ın metinlerinde öne çıkan mekânların başında İstanbul gelir. Hayata gözlerini açtığı bu şehirde çocukluğundan itibaren yaşadıkları onu, birçok bahiste olduğu gibi, şehrin sosyal hayatı, imarı ve mimarisi konusunda da hassas bir insana dönüştürür. Doğduğu, geliş gidişlerle de olsa hayatının bir kısmını geçirdiği baba evini; oyunlar oynadığı, arkadaş edindiği, âşık olduğu, eğitim gördüğü, büyüyüp olgunlaştığı mahalleyi, sokağı; yol, cadde ve bulvar yapımına kurban veren Tanpınar, bu kaybedişlerin hüznünü “İstanbul mersiyesi” olarak okunabilecek bir yaklaşımla yapıtlarında (özellikle Sahnenin Dışındakiler’de) işler. (1950 yılının 9 Mart-26 Mayıs tarihleri arasında Yeni İstanbul dergisinde tefrika edilen Sahnenin Dışındakiler bundan yirmi üç yıl sonra kitap olarak yayımlanabilir.4) İmar bahanesiyle İstanbul mimarisinde yapılan aşırılıkları, daha çok kendi bireysel tecrübelerinden yola çıkarak ele alan yazar, “tarihsel-estetik bütünlük ve devamlılık” olarak kavramlaştırılabilecek bir ölçüden hareketle hem şahsının hem de içine doğduğu mekânın kaybettiklerini kalemiyle yeniden inşa etme yoluna gider.

Sahnenin Dışındakiler’de ilk cümleden son kelimeye kadar çocukluk rüyalarına halel getirenlere, gölge düşürenlere (oluşumlara, planlara, projelere) demediğini bırakmaz ama bunu roman ve dil estetiğinden ödün vermeden yapar. Onun İstanbul masalındaki çocukluk rüyasını baltalayan kesimlerden biri Cumhuriyet’ten sonra etkinliklerini her gün biraz daha arttıran “müteahhit”lerdir. “Devlet parasıyla bireysel teşebbüsü birleştirerek bize mahsus bir kazanç yolu bulan, her yolsuzluğu kanuna uyduran” bu kimseleri (müteahhit) Sahnenin Dışındakiler’e misafir eden yazar, 1950’lerden sonra önemli bir iş kolu hâline gelen bu meslek grubuna olumlu bir değer atfetmez. Sait Faik ve Tanpınar örneklerinde olduğu gibi müteahhitlerin yavaş yavaş edebî eserlerde kendilerine yer bulmaları, onlara yönelik önyargıların ilk nüvelerinin toplumsallaşmaya başladığını göstermesi bakımından dikkate değerdir:

“Muhtar’ın, mum fabrikasının idaresini bıraktığı adam ise, devlet parasıyla şahsî teşebbüsü birleştirdiği için olacak, şimdilik bize mahsus tek kazanç şekli olan yol müteahhitliğine girdi. Fakat ustasından epeyce ders almıştı. Muhtar’ın metotlarından hiçbirini terk etmeden kazandı. Üstelik, Muhtar’ın şahsiyetindeki ölçüsüzlük onda bulunmadığı için, her yaptığını kanuna uydurarak yaptı.

Şimdi şerefi servetiyle ölçülen bir vatandaştır.”5

(Benim bu yazıdaki odak noktam “müteahhitlik” kavramı. Yoksa Tanpınar’ın başta Saatleri Ayarlama Enstitüsü olmak üzere bütün eserlerini -özellikle hikâye ve romanlarını- mekân algısı, dönüşümü ve ironisi üzerinden okumak mümkün.)

Birkaç örnek daha

Cumhuriyetin ilânından -ve özellikle onuncu yılından sonra- hızlanmaya başlayan imar faaliyetleri yeni mesleklerin ortaya çıkmasına imkân tanıdığı gibi eskilerin de yavaş yavaş dönüşmesine zemin hazırlar. Yirminci asrın ilk çeyreğine kadar daha çok yabancıların öncülük ettiği müteahhitlik mesleği, bu tarihsel kırılmadan sonra makas değiştirmeye ve millileşmeye başlar. Yerli müteşebbislerin dümene geçip mesleğin inceliklerini öğrenmeleri sürecinde yabancı müteahhitler kendilerine kılavuzluk eder. Çok geçmeden kurumsallaşmaya başlayan bu meslek grubunda devletin büyük ölçekli bayındırlık işlerini (-altyapı, demiryolları, karayolları, havayolları, liman inşaatları-) üzerine alanlar olduğu gibi, bunlara taşeronluk yapan küçük müteahhitler de vardır. Dolayısıyla bir yerden sonra, devletin dolaylı siyasî aygıtlarından biri hâline gelen müteahhitlik faaliyetleri katlanarak/büyüyerek bugüne kadar gelmiştir.

Kozanoğlu, Abasıyanık ve Tanpınar’dan sonra birkaç müteahhitlik örneği daha verip yazıyı toparlayalım:

*Halide Edip’in 1936 yılında kaleme alıp sonrasında bir diziye de uyarlanan Yolpalas Cinayeti’nin zengin müteahhidi Murat Sallabaş bu bahiste aklımıza gelen ilk kahramanlardan.

İşin içine dizi, sinema gibi unsurlar girince Umudumuz Şaban’ı ve bu filmin, mahalledeki evleri yıkıp yerine site yapmak isteyen, aynı zamanda bugünkülerin prototipi olarak düşünülebilecek olan müteahhidi Muhteşem’i anmadan olmaz.

*Sadri Ertem’in, “Silindir Şapka Giyen Köylü”6 hikâyesi, bir grup şehirlinin arabayla seyahat ederken melon ve silindir şapka giyen köylülere rastlamaları, bu durumdan memnun olmaları hatta bu hâli medeniyetin göstergelerinden biri olarak görmeleri, akabinde köylülerin yanına gidip gerçeği öğrendikten sonra da yaşadıkları şaşkınlık üzerine kurgulanmıştır.

Köylülerin yanına varılınca bu insanların ayaklarının çıplak, karınlarının aç olduğu görülür. Köylü bir kadın, çocuğu için otomobildekilerden ekmek isteyince durumun ne kadar vahim olduğu anlaşılır. Bu şaşkınlık arabadakileri, köylülerle daha yakın diyalog kurmaları yönünde güdüler. Köylüler, gördükleri yolu kendilerinin yaptığını, yol müteahhitliği yapan tuhafiyeci Şaban Efendi’nin emeklerinin karşılığı olan para yerine “medeniyet göstergesi” olarak adlandırdığı melon-silindir şapkalar verdiğini, şapkaları satıp bir parça ekmek almak istediklerinde bu tuhaf nesneleri kimsenin satın almadığını uzun uzun anlatırlar.

Sonunda, müteahhidin köylüleri kandırdığı anlaşılır.

*Memet Türkkan’ın, Güneşin Katli adlı romanında “kötü”, “gaddar” ve “çıkarlarının peşinde bir insan” olarak portresi çizilen vali, ihaleleri kendisine yakın bir müteahhide verir ve kârı onunla paylaşır.7

Bu durum müteahhitlerle ilgili ön yargının romana aksetmiş bir başka örneği olarak görülebilir.

Sonuç veya müteahhit deyip geçmemek gerek

Edebiyatın topluma ayna tuttuğu söylenir. Öyledir de. Fakat bu aynanın genellikle olumsuzluklara, aksaklıklara tutulduğu da bir gerçektir. Bazı mesleklerin toplum nazarında kolay kolay olumlu anlama bürünemeyeceklerini, (yani kolay kolay aklanamayacaklarını) “müteahhitlik” örneği bize göstermeye yeter de artar bile. Onlar toplumun günah keçisi olarak düşünülebilecek meslek grubuna aittir. Ağızlarıyla kuş tutsalar kimseye yaranamazlar. Olumlu işlere niyet etseler veya imza atsalar dahi yaptıklarının veya yapacaklarının altında bit yeniği aranır. Oysa her mesleğin çürük elmaları olduğu gibi, iyileri de yok mudur?

Biz böyle konuşuyoruz böyle diyoruz ama bilimsel veriler, çalışmalar ne diyor? İstanbul Medeniyet Üniversitesi “Sosyoloji” bölümünde Lütfi Sunar dostumuzun nezaretinde -M. Elyesa Koytak ve M. Fevzi Esen’in katkılarıyla- yapılan Türkiye’de Çalışma Hayatı ve Meslekler başlıklı araştırmada en itibarlı ve en itibarsız yirmi meslek arasına giremeyen “müteahhitlik”, içinde barındırdığı nitelik ve değişkenlerle müstakil bir çalışmayı hak edecek kadar mühim bir kategoridir. Sunar’ın bu meslekle ilgili ilgi çekici bir çıkarımını bahsin bilim çerçevesinden nasıl göründüğü anlamak ve göstermek için buraya almak isteriz:

“… Dolayısıyla inşaat mühendisliği artık seçkin bir meslek olarak görülmez. Bu anlamda müteahhidin konumu ilgi çekicidir. Bir taraftan yüksek kazanca sahip olduğu var sayılan bu mesleğin herhangi bir özel eğitim gerektirmemesi ve ayrıca kamusal olarak çok olumlu bir imaja sahip olmaması onu büyük bir farkla inşaat meslekleri arasında üçüncü sıraya yerleştirmektedir.”8

Çocukluğumda hayvan alıp hayvan satan ve bizim oralarda “cambaz” (celep) adıyla anılan bir grup insan vardı ki (sözlükte “at alıp at satanlar” diye geçer) kendilerine takılan lakaptan da anlaşılacağı üzere bunlar makbul insanlar sınıfına girmezdi. Bu yazı bağlamında (veya olumsuz meslek algısında) müteahhitler şehir, cambazlar taşra (köylü) ayağının numunesi olarak görülebilir dersem doğru söz etmiş olur muyum, bilemedim!

Biz tuttuk bir de işin içine edebiyatı soktuk, pirincin taşını sevgili okur ayırsın artık.

Bu sefer ihale size kaldı dostlar.

Son olarak Karaçam Köyü’nün yetiştirdiği iki müteahhit büyüğümü Hasan Tuncer amcamı rahmetle, Mehmet Mercan abimi saygıyla anıyorum. İnşaat sektörünün değişik alanlarında ticaret yapan, çalışan, üreten, ekmeğini kazanan birçok dostum ve arkadaşım var. (Ölmezler, Baltalar, Yetimler, Ersoylar, Toklular, Terziler, Mercanlar, Gençler, Bingöller, Mağlıçlar vb.) Onlara buradan dostluk ve kardeşlikleri için selâm ve saygı gönderiyorum. Sahi müteahhitlik mesleği biraz bölgesel değil mi bizim memlekette. Doğduğum toprakların hamuru bu mesleğe çok uygun değil. Evrensel müteahhitliğin hamurunda biraz Doğu ve biraz Karadeniz toprağı olmalı sanki. Halkımız böyle diyor, böyle düşünüyor, böyle inanıyor. Hatta bunların cennetten bile ihale alabildikleri yönünde rivayetler dolaşıyor sağda solda (!) Daha ne olsun, Allah versin.

(Genç eleştirmen yazıyı okumayı bitirdikten sonra Nilüfer Göle’nin Mühendisler ve İdeoloji Öncü Devrimcilerden Yenilikçi Seçkinlere kitabını önüme bıraktı. Yazıyı eklektik bulduğunu söyledi. Bu kitap da yanı başımda nur topu gibi okunmayı bekleyenler listesine eklendi. Bir de bütün bu inşaat ve müteahhitlik işleri politik işlermiş, benim baktığım ve gördüğüm gibi değilmiş. Öğrenmenin yaşı yoktur, sık sık demez miyim; “Bilenin bilmeyene, olanın olmayana borcu vardır.”)

1 Sait Faik Abasıyanık, “İnsanlar, Türküler, Masallar”, Havuz Başı / Son Kuşlar, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2001, s. 97. (s. 97-102)

2 Sina Koloğlu, “Müteahhit Sevgili”, Milliyet Gazetesi, 4 Ağustos 2019.

3 Sait Faik Abasıyanık, “İkinci Mektup”, Mahalle Kahvesi / Havada Bulut, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 216-226.

4 Mehmet Törenek, “III. Sahnenin Dışındakiler”, Başka Hayatlar Peşinde -Tanpınar’ın Romanları Üzerine Bir İnceleme-, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2012, s. 113-150.

5 Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler, Dergâh Yayınları, İstanbul 2005, s. 293.

6 Sadri Ertem, “Silindir Şapka Giyen Köylü”, Silindir Şapka Giyen Köylü, İstiklâl Lisesi Talebe Kooperatifi Neşriyatı, Basım Yeri Yok, 1933. (Sadri Ertem, Silindir Şapka Giyen Köylü, Anekdot Yayınları, Ankara 2008.)

7 Memet Türkkan, Güneşin Katli, Bozkır Yayınları, Ankara 1975.

8 Lütfi Sunar, Türkiye’de Çalışma Hayatı ve Meslekler, Limit Ofset, İstanbul 2020, s. 105. (Bilgi için bkz. https://tyap.net/mediaf/Calisma_Hayati.pdf )

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler