SAİT FAİK’İN “GEYVE BOĞAZI (İSTASYONU)” DEDİĞİ

SAİT FAİK’İN “GEYVE BOĞAZI (İSTASYONU)” DEDİĞİ

 

Adapazarlı Sait Faik’in yazı ve hikâyelerinde geçip üzerinde hakkıyla durulmamış mekânlardan biri kuşkusuz “Geyve Boğazı”dır. Demiryolu ve karayolunun refakat ettiği, yer yer genişlese de iki dağ arasında kalıp yaklaşık elli kilometre devam eden bu dar geçit (-Başka görüşler olsa da “Karaçam” ile “Osmaneli” arasını kastediyoruz-), Millî Mücadele’deki önemi bakımından araştırılmayı sonuna kadar hak eder. Bu nedenle, yazıya başlamadan ve Sait Faik’in bu bölgeye yaptığı göndermeleri tartışmadan önce, Geyve Boğazı’nın onun yapıtlarında nasıl ele alındığına birkaç örnekle de olsa göz atmakta ve bunlar üzerinde hızlı bir şekilde de olsa düşünmekte fayda var.

(Veya altını çize çize yazalım-söyleyelim-duyuralım; bugüne kadar pek dile getirilmeyen, kayda geçirilmeyen, anlatılmayan, daha da önemlisi gelecek nesillere aktarılmayan itibarını hatırlatmak gibi bir amacımız var Sait Faik üzerinden Geyve Boğazı’nın, bu yazıda, bir nebze olsun. Toprağına taşına, kayasına uçurumuna, kurduna kuşuna, suyuna bulutuna, köprüsüne geçidine selam göndermek bir de kahraman Boğaz’ın…)

 

Birinci örnek:

“(Ali Rıza Kondos) tekrar kanepeye, bacaklarını altına alarak yerleştiği zaman, birdenbire bu akşam gazetesiz kaldığını hatırladı. Tekrar kalktı. Eski gazete yığınlarından bir tane çekip yerine yerleşti. Gazeteyi açtı. Hem okuyor hem dalıyordu.

‘Doğançay’ istasyonunda istasyon müdürü idi. Kocaman kayalar, akarsular, iki dağın ortasına sıkışmış küçük Çerkez köyleri, istasyon müdürünün sıcak odasının camlarına beyaz Gürcü yüzlerini yapıştırıp karanlık gözleriyle bakan o Çerkez kızları!

Bir aralık Doğançay’da istasyon müdürlüğü yaparken, yine böyle koltuğa yerleşip gazeteler okuduğunu her zaman hatırlayacaktı. O zaman nargile içmezdi. O tüy gibi Seferoğlu cıgara kâğıtlarına sarı, bir kabak içi kırmızısına kaçan, Hendek tütünlerini sarar, sarardı. Oda sıcaktı. Bir dökme soba kavlan yarmalarını tüketir, tüketirdi…

Gece, dağdan dağa çakal sesleri vurur, yakın şoseden tıkır tıkır, kara atlar üstünde süvariler geçerdi. Bazı geceler Çerkez köylerinin düğünlerinin brovning, parabellom sesleri, gece yarılarına kadar yıldızlı, aydınlık Doğançay gecesini deler giderdi.

Tren, bacasından geceye sarı bir duman döker; büyük, canlı, ejderha sesleriyle gelir, canavar sesleriyle kalkar, küçük kıvılcımlar dökerek Geyve Boğazı’nın içinde, tutsalar sıkışıp kalacakmış gibi, koşardı.” (Tefrika: 1940-41; Kitap: 1944)[1]

(Medarı Maişet Motoru’ndan alınan bu bölümde, İstanbul istikametinden gelirken Geyve Boğazı’nın ilk istasyonu olan Doğançay ve çevresi, bu kasabada istasyon müdürlüğü yapan Ali Rıza Kondos üzerinden ayrıntılı bir şekilde tanıtılır. Müdürün buradaki temel meşgalelerinden biri gazete okumaktır, o kadar ki yeni gazeteler gelmediyse eskileri tekrar tekrar gözden geçirilir. “Kocaman kayalar, akarsular ve iki dağın arasına sıkışmış” bu kasabanın küçük Çerkez köyleri vardır ve Müdür Bey’in ilgisini çeken unsurlardan biri de bu köylerin güzel yüzlü Çerkez kızlarıdır. Müdür Bey, bölgenin tüy gibi ince tütünlerinden sardığı sigarayı, nargileye tercih eder. Odasındaki sobada bölgenin meşhur ağaçlarından biri olan kavlan (Biz bu ağaca “kavlağan” deriz.) yarmalarını yakar. Mehmet Kaplan’ın çocukluğunda yaptığı gibi, Çerkez kızları da trenlerde satıcılık yapar. Sağlı sollu büyük ormanlara komşuluk eden istasyona çakal sesleri gelir. Bölgeye yakın şoseden kara atlı süvariler geçer. Çerkez düğünlerinde gece yarılarına kadar silah atılır. Bu coğrafyanın -o dönemde- hemen hemen tek ulaşım aracı trendir. Dolayısıyla çakal ve silahtan sonra Boğaz’da yankılanan üçüncü hakim ses tren sesi olmalıdır. Bu roman, Geyve Boğazı’nın girişindeki Doğançay kasabasını gerçekçi bir gözle okura tanıtır. Konuyla ilgisi olmasa da hatırlatalım ki Oruç Aruoba’nın Doğançay’ın Çınarları adlı kitabı bu nahiyeyle ilgili mutlaka okunması gereken eserlerdendir.)

 

 

İkinci örnek:

“On kişiyi uzaktan takip ettik. İstasyondaki üç kuvayi inzibatiye neferi gık bile diyemediler. İki kişi bir şimendifer makinesine koştu. Sekiz kişiden biri titreyen Yunanlı istasyon memuruna sırtını dönerek halkın içinde kahramanca gezindi. Öteki yedi kişi mezarlıkta talim yapan halife kuvvetlerine bir yaylım ateşi açtıktan sonra hazır makineye atlayarak Geyve Boğazı’na doğru hazin hazin düdük çalarak gittiler.

Kuvayi Milliye Geyve boğazında idi. Bir şimendifer makinesine şiddetle ihtiyaçları varmış. On kişilik bir çete Adapazarı’nı basıp lokomotifi alıp gitmişlerdi.

İşte bu günleri yaşamış birisi için burası artık müze değildir.” (1946) [2]

(“Atatürk, İnkılâp Müzesinde” başlıklı yazıdan alınan bu bölümde Geyve Boğazı’nın Millî Mücadele’deki önemi üzerinde durulur. Kuvayı Milliye’ye destek vermek için Adapazarı’ndan Geyve Boğazı’na kaçırılan şimendifer hadisesine küçük yaşta tanıklık eden Sait Faik, yıllar sonra Ahmet İnel adlı bir okurdan gelen mektup üzerine o yıllara geri döner. Alıntının en mühim yeri, tarihçilerin de dikkate almalarını çok arzu ettiğim; “Kuvayi Milliye Geyve boğazında idi.” ifadesidir. Adapazarı bölgesinin hatta Anadolu topraklarının bu süreçte en stratejik geçitlerinden birisi burasıdır.)

 

Üçüncü örnek:

“Bu esnada hıyanet kuvvetlerinin bir sel gibi çoğalmakta olduğunu gören Ankara hükümeti, bunu önlemek için genç bir generali -Ali Fuat Paşa- Geyve’ye göndermişti. Paşa’nın emriyle Maltepe atış talim mektebindeki depolarda bulunan cephanelerin Geyve’ye nakli vazifesi çetemize verilmişti. Kaptanımız Sadık Baba’nın eşsiz cesareti ve mahareti, uzun senelere dayanan tecrübeleri, İngilizler kadar bizi de hâlâ hayrette bırakan tedbirleri sayesinde hiç hadisesizce koca cephaneliği boşaltmış, İstanbul’dan yollanan mebusları da beraber alarak Adapazarı istasyonuna ulaştırmıştık…” (1948)[3]

(Yaşanan birçok menfi olaydan sonra Geyve Boğazı’nın önemini anlayan Ankara hükümeti genç generallerden birini, Ali Fuat Paşa’yı, bölgeye gönderir. Yine bu dönemde Millî Mücadele’ye destek veren Bulgar Sadık da vatansever birçok insanı/genci Kuvayı Milliye’ye katılmaya ikna eder.)

 

Dördüncü örnek:

“… Bir de aslan gibi Kasım vardı. Kuvayi Milliye zamanında, düşmanlar memleketi işgal ettikleri zaman, çetelere birkaç çuval erzak lazım olmuştu da, Kasım, beş kişi ile şehri basıp, düşmanı şaşırtıp şeker çuvallarıyla istasyon boyundaki lokomotife atlayıp Geyve Boğazı’na sürmüştü.” (1951?)[4]

(Geyve Boğazı’nı düşmana karşı savunanlar arasında Kuvayı Milliyeci çeteler de vardır. Bir başka ifadeyle, bu bölgenin savunmasında çeteler aktif rol oynamıştır. Yararlı faaliyetleri takdir gören çetelere şehir/bölge insanı destek verir. Bunun somut örneklerinden biri “İkinci Mektup”un kahramanlarından Kasım’ın bir baskında ele geçirdiği erzakı en kısa sürede bu bölgeye ulaştırmasıdır.)

 

Beşinci örnek veya “Üçüncü Mevki”de Geyve Boğazı

Geyve Boğazı’nın kayalıkları dibinde birer eşkıya, bazen birer kahraman, hayaletler, insanlar, silahlar ve bombalar, bir çete gizlidir. Bu kayalarda vahşi keçilere, yaban kedilerine tesadüf etmezsek hayret etmelidir. Küçük bir su, bu dekorun gizli görünmez kahramanlarına, eşkıyalarına, yabanî hayvanlarına ses verir. Küçük, masum derelerin kızıl tüylü kayaların dibinde cengâver şarkıları söylediği akşam zamanı gelmişti.” (1935)[5]

 

“Üçüncü Mevki”de geçen Geyve Boğazı’yla ilgili üstteki tespitleri yazının sonunda yorumlamaya çalışacağımızı söyledikten sonra, metni ana hatlarıyla sizlere tanıtmak isteriz.

Bir yazı farklı yaklaşım ve teoriler ışığında okunabilir. Ama her yazının (veya bu yazının) başlıktan başlayıp son kelimeye kadar devam eden bir ruhu bir iskeleti vardır. Bu ana güzergâh somut bir şekilde tespit edilmeden (ortaya konulmadan) yalnızca bir perspektif gözetilerek (veya öne çıkarılarak) metin çözümlemesi yapmak, çoğu kez fanteziden öteye geçmeyen sonuçlar doğurur ve daha da kötüsü olumlu veya olumsuz anlamda birçok önyargının ortaya çıkmasına zemin hazırlar. (Bu tür yorumların, kırk yılda bir isabet etmesi, bu kanaatimizi değiştirmez.) Bu tür sakıncalar nedeniyle, böyle bir yakın okumada, yazarın duygu ve düşünce iklimini, zamanın ruhunu ve nihayetinde kelimelerin (hatta kavramların) gösterdiği istikameti doğru okumak ve ihmal etmemek gerekir. Söylediklerimiz bizi de bağlar. Bu sebeple, metinle ilgili fikirlerimizi aktarmaya hikâyenin başlığından başlamak isteriz: “Üçüncü mevki”.

Fransız İhtilâli’nin dünyaya yaydığı “asiller”, “rahipler”, “köleler” üçlemesini akla getirip bunlardan sonuncusuna gönderme olarak okunabilecek “üçüncü mevki” kavramlaştırması resmî, gayrıresmî, siyasî, içtimaî, ferdî vb. hiçbir ayrıcalıklı tarafı, vasfı olmayan halk topluluklarına işaret eder. (Madun konuşabilir mi? Konuşamaz. Çünkü kendine mahsus bir dili ve bireysellik evreni yoktur. Konuşursa da artık madun değildir.) Toplumun ve hayatın birçok alanında kullanılan bu kavramın belki de en bilineni, erken Cumhuriyet döneminin gözde taşıma aracı olan trenlerdeki uygulamalardır. Türk edebiyatında Nâzım Hikmet’in, biraz da ideolojik kaygılarla popüler hâle getirdiği bu söyleyişe, yine bu şairden örnekler vermek (Memleketimden İnsan Manzaraları’nda “Adapazarlı Kambur Kerim” yaptığı bir tren yolculuğunda “üçüncü mevki”de seyahat eder.) okurun dikkatini sivriltirse bu da bizi memnun eder:

 

“Büyük insanlık gemide güverte yolcusu

                           tirende üçüncü mevki

                           şosede yayan

                           büyük insanlık.” (“Büyük İnsanlık”)

“Birinci mevki homurdandı.

İkinci sallandı.

Bağırdı üçüncü mevki

                         avazı çıktığı kadar:

‘Geliyor, ror, geliyor bizimkiler’…” (“Benerci Kendini Niçin Öldürdü?”)                          

 …

“Biletim

          üçüncü mevkiydi.

Anam etekliğini giydi,

babam

         mavi gömleğini,

         yola düzüldük…

Gittiğimiz sinemanın

                üç kapısı var:

Birincinin önünde:

              otomobiller tepiniyor,

              fraklı Britanya bankaları iniyor.

İkincinin önünde:

küçük dar

           dükkânlarla

                             dar

                               tarlalar.

Üçüncü kapı bizim:

              oradan

                   biz giriyoruz,

             istihsal aletinden mahrum olanlar.” (“Benerci Kendini Niçin Öldürdü”)

(Tahmin ediyorum ama kim kimden etkilendi emin değilim.

“Üçüncü Mevki” hikâyesi ile “Bahar Başlangıcında Düşünceler” / “Bir gün Sabah Sabah” şiirleri tren yolculuğu, seyahat edilen şehirler/kasabalar, geçilen yerler (ve özellikle Sapanca-Geyve güzergâhı) bağlamında birbirlerini akla getirir. Sait Faik’te başlığa kurulan “üçüncü mevki” kavramı, Turgut Uyar’da “Bir gün Sabah Sabah” şiirinin ortalarında kendisine yer bulur. “Bahar Başlangıcında Düşünceler” ise tam bir “Geyve Boğazı” şiiridir. Sait Faik’in metni gibi Uyar’ın iki şiiri de tren yolculuğuna odaklanır ve bu yönleriyle kardeş metinler olarak görülebilir.)

Sait Faik’in metnini başlığından hareketle çözümlemek hiç de yanlış olmaz. Çünkü metinde zaman zaman “kahraman-anlatıcı”nın zaman zaman “ben-anlatıcı”nın gözüyle aktarılanlar sanki başlığı (kavramsal boyutta “üçüncü sınıf insanlar”) daha aşikâr kılmak için kaleme alınmış gibidir.

Bir hayli tarama yaptım, erken Cumhuriyet döneminde trenlerde uygulanan “mevkiler”le ilgili doğru dürüst bir yazı/çalışma bulamadım.[6] Bu esnada Atatürk’ün “mavi”, İnönü’nün “beyaz treni” ile ilgili bilgiler edindim fakat genel anlamda “mevkiler” bahsiyle ilgili zihnimi ikna edecek bir şeye rastlamadım. Bu sebeple, bulduğum bilgi kırıntılarından yapacağım çıkarımlarla yetinmek zorundasın sevgili okur. (Fakat ana göstergeyi hemen söyleyeyim: Sınıf atlamaya kadar varan tüm sınıf ve mevki olgularını, ilk çağlarından beri belirleyen ana unsurların başında hiyerarşik düzen/yapı, ekonomi, para, güç, iktidar gibi değerler/kıymetler manzumesi geliyor.) Bu mevkilerde iyiden kötüye gittikçe konfor, ücret ve güç azalıyor. Bir de bu sınıflar/mevkiler arasında sadece parayla aşılması mümkün olmayan duvarlar vardır; giyim kuşam ve kültürel sermaye gibi. Mevkiler arasında ilk bakışta göze çarpan somut farklılıklar da var. “Birinci mevki” kompartıman şeklindedir ve kırmızı deri koltuklarla döşenmiştir. “İkinci mevki” yeşil deri koltuklardan oluşur. “Üçüncü mevki” genelde bunlara eklenen ve tahtadan yapılmış -genelde etrafı açık- vagonlardan müteşekkildir. Kırmızı deri, yeşil deri ve tahta çıplağı mevkileri/sınıfları belirleyen ana unsurlar olarak öne çıkar.

Bu kısa bilgiden ve Sait Faik’in öyküsünden hareketle “üçüncü mevki” vagonları metaforik anlamda en alt sınıfa mensup insanların dünyasına yapılan gönderme olarak okuyabiliriz. Başka bir ifadeyle madunlar topluluğu. Adı olmayan, dili olmayan, statüsü belirsiz, başkalarının kendilerine verdiği haklar çerçevesinde yaşayan, imtiyazlı sınıflara sistemli ve bilinçli tepki geliştiremeyen, fakirliği ve içinde bulunduğu tüm olumsuzlukları kader olarak algılayan örgütsüz, derneksiz insanlar toplamı. Yanılıyor olabilirim, ama zihnimde oluşan temel düşünceler bunlar.

Bu kadar laf kalabalığından sonra, “Üçüncü Mevki”de yolculuk yapan insanlara Sait’in verdiği role, çizdiği kadere ve yanı sıra yaptığı fiziksel/ruhsal tasvirlere hızlı bir şekilde göz atalım:

*… Gözkapakları yarı açık, uykulu kara gözlü bir adam. (s. 69)

*… Sapanca gölü bu adamın gözlerinin içinde pürüzsüz, bir damla ışık ve cam gibi parıldadı. (s. 69)

*… Öyledir diyen, Sapanca gölünün elma bahçelerine gözlerini kapa(yan adam). (s. 69)

*… Ve ağır göl, elma ve çıplak çocuklar düşünerek uyu(yan adam). (s. 69)

*… Yanına bir gazete bile almamış adam. (s. 69)

*… Kayseri’ye giden, kısa boylu, sevimli yüzlü, sarı gözlü, cüssesinden hiç umulmayan kalın, kocaman, tüylü ellere malik bir adam. (s. 69)

*… Yanağı sıkılmış ve yanağı sıkılma zamanı geçmiş bir küçük kız gibi kızar(an adam). (s. 70)

*… Gazetesinin ilan sayfalarını okumaya dalan şişman adam. (s. 70)

*… Kasımpaşa’dan Beyoğlu’na hiç çıkmamış adam. (s.70)

*… Gazetesini bitirmiş adam.

*… Kayseri’yi değil Erciyes’i seven adam. (s. 72)

*… Bir köylünün bu kadar pişkin olacağını tahmin edemeyen şişman adam. (s. 72)

 

“Üçüncü mevki”de yapılan yolculukta ilk duraktan itibaren binip inenlerin oluşturduğu insan kalabalığında kahramanların adı olmadığı gibi, kadın da yoktur. Geyve istasyonunda görülen çocuklar dışında herkes “adam” ibaresiyle öyküye sızar ki metin bu yönüyle de dikkat çeker. İstanbul’dan kalkan trenin nereye gittiği belirtilmez fakat en uzak istasyon olarak Kayseri’nin adı zikredilir. Son olarak Haymana’dan geçişine tanık olduğumuz tren İstanbul’un akabinde Sapanca ve Geyve’den geçer. Yazar aradaki onlarca istasyonu atlar. Sapanca, gölüyle, elma bahçeleriyle ve çıplak çocuklarıyla metne girer.

 

Yazının bu noktasında üzerinde durmak istediğim bir diğer bahis, bugünden bakınca anlaşılması çok da kolay olmayan “Geyve istasyonu” sorunsalıdır. Çünkü yarım asırlık ömrümde ben, böyle bir istasyon adını ne duydum ne gördüm. Çünkü Geyve, tren yolundan dört, beş kilometre içeride bir beldenin adıdır. Oysa Sait Faik, hikâyesinde “Geyve istasyonu” diyor, acaba bir zihin karışıklığı mı yaşıyor yoksa benim bilmediğim bir şeyler mi var.

 

“Tren durmuş; Geyve istasyonu toz, bulut ve akşam pembeliği içinde bir sarı Çin şehri gibi kaynaşıyor; yalınayak çocuklar, saçları perişan arabacılar ve bir kasket yağmuru istasyonu dolduruyordu. Bu kasketlerin altında insanlar; buğdaylarını, tahta traversleri, üzüm, ekmek ve bir vagon penceresinden kendilerine bakan bir hayali düşünüyorlar…” (s. 71)

Bilgi eksikliğini kabul ettikten sonra söylemek isteriz ki Geyve istasyonuyla kastedilen yer Doğançay da olabilir, Alifuatpaşa da, Akhisar da (Pamukova). Fakat bunlar içerisinde en makul olanı Geyve’ye yakınlığı nedeniyle Alifuatpaşa’dır. Millî Mücadele’de burada başarıyla ifa ettiği görevden sonra Ali Fuat Paşa’nın adını alan bu belde, o vakte kadar, yanlış bilmiyorsam, Geyve’nin bir mahallesiydi. Sait Faik’in “Geyve istasyonu” derken Alifuatpaşa’yı kastettiğini, öykünün yazıldığı tarihte (1935) çekilmiş “Geyve istasyonu” adlı bir fotoğraf teyit etti.[7] Bu teyidin devamı da geldi. Geyve’de okuduğum ortaokul yıllarında Türkçe öğretmenim olan Mehmet Aydoğan’ın “Alifuatpaşa İstasyonu” başlıklı yazısı hem kafamdaki soru işaretlerini ortadan kaldırdı hem de Sait Faik’in burayı anlatırken yaptığı tasvir ve göndermelere doğrulayıcı bir şerh düştü.[8]

(Hızlı trenin geçmesinden sonra Doğançay, Alifuatpaşa ve Pamukova gibi birçok beldenin tren istasyonu atıl duruma düşmüş ve kendi kaderlerine terkedilmiştir. Bu istasyonlarla ilgili görüşlerimizi yazının sonunda somut olarak ortaya koyduk, umarım bunlar Adapazarı/Geyve kamuoyunda ve dostlarımız nezdinde umduğumuz yankıyı bulur.)

Yazının sonuna yaklaştığımız bu noktada sıra, metnin başında iktibas ettiğimiz ama yorumlanmasını sonraya bıraktığımız cümlelere geldi. Sait Faik bu alıntının ilk cümlesinde burada söyleyeceklerimizi adeta özetler:

 

Geyve Boğazı’nın kayalıkları dibinde birer eşkıya, bazen birer kahraman, hayaletler, insanlar, silahlar ve bombalar, bir çete gizlidir.” (s. 70)

Geyve Boğazı’nı ve bu Boğaz’ın Millî Mücadele yıllarındaki önemini bilmeyenlerin bu cümleyi anlamlandırmaları ve isabetli bir yorum yapmaları kolay değildir. Çünkü bu ibare, paradoks oluşturacak derecede birbirine zıt kelimelerden oluşur. Eşkıya, çete, kahraman, hayalet, silah, bomba gibi ifadeler eğer Boğaz’ı ve burada yaşanan mücadeleyi bilmiyorsanız size olumlu anlamda bir şey vadetmez. Geyve Boğazı’nın, Kuvayı Milliye’nin merkez üssü olduğunu bilirseniz; asker, silah, mühimmat, erzak gibi bütün önemli malzemelerin, gereçlerin, ihtiyaçların bu bölgeye sevk edildiğinden ve o dönemde en güvenli karargâhlardan birinin burası olduğundan haberiniz varsa; yine Millîcilerin Boğaz’ın iki tarafında konuşlanıp düşmanı buradan geçirmediklerini bir yerlerden okuduysanız; bunların yanı sıra bu kahramanlıkları yapanlar içinde eskiden çetecilik/eşkıyalık yapıp, yaptıkları kötü işlerden vazgeçen, dolayısıyla Ankara hükümetince affedilen insanların da varlığı kulağınıza çalındıysa; ayrıca bu süreçte Geyve Boğazı’nda yaşayanların kurdukları küçük küçük çetelerle/gruplarla düşmana Boğaz’ı dar ettiklerini büyüklerinizden dinlediyseniz; Geyve Boğazı sizin için alelâde bir yer olmaktan çıkar. Bence Sait Faik, bir kurguda da olsa, Geyve Boğazı’ndan geçerken -çocukluk yıllarında bir kısmına tanıklık ettiği- burada yazılan kahramanlık destanına selam durmaktadır. Çünkü o, erken bir yaşta, İpsiz Recepleri, Bulgar Sadıkları, Halit Mollaları tanımış ve bilmiştir. Boğaz’ın hemen her unsuru her parçası “bu dekorun gizli görünmez kahramanlarına, eşkıyalarına, yabanî hayvanlarına ses veriyorsa; küçük, masum derelerin kızıl tüylü kayaların dibinde cengâver şarkıları söyleniyorsa” ve bunların sesi Sait Faik’in hikâyesine siniyorsa benzer metinler üzerine yakın okuma yapanların bu incelikleri atlamaması gerekir.

(Sait Faik’in Millî Mücadele’ye bakışı hakkında yazdığımız bir yazı Tanpınar Zamanı dergisinde yayımlanacaktır. Bu nedenle bahsin daha fazla ayrıntısına girmiyoruz.)

Kıymetli dostlar, değerli meslektaşlarım, Geyve Boğazı deyip geçmemek lâzım çünkü Millî Mücadele’de Kuvayı Milliyeciler bu Boğaz’ı canları pahasına geçirmediler. Bu Boğaz bölgenin Millî Mücadele’deki açık hava müzesi olmayı hak edecek denli değerlidir. Bu yüzden, tren istasyonlarının ayakta olanlarına gözümüz gibi bakmalı, hasarlı olanlarını elden geçirmeli ve buraları Kuvayı Milliye müzesine dönüştürüp geleceğe taşımalıyız.

Sait Faik’in “Atatürk, İnkılâp Müzesinde” başlıklı yazısında, müzede gördüklerinin etkisiyle söylediği  “Bu günleri yaşamış birisi için burası artık müze değildir.” ibaresini Geyve Boğazı’na uyarlıyor ve diyorum ki “Burada doğan, büyüyen ve yaşayanlar, bu dar geçidin kahramanlıklarını dinleye dinleye ömür sürenler -Geyveliler- için bu Boğaz artık öylesine bir Boğaz değildir.”



[1] Sait Faik Abasıyanık, Medarı Maişet Motoru, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 20-21.
[2] Sait Faik Abasıyanık, “Atatürk, İnkılâp Müzesinde”, Açık Hava Oteli Konuşmalar / Mektuplar, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1999, s. 20.
[3] Sait Faik Abasıyanık, “İlk Okuyucu Mektubu”, Alemdağda Var Bir Yılan / Az Şekerli, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2001, s. 176.
[4] Sait Faik Abasıyanık, “İkinci Mektup”, Mahalle Kahvesi / Havada Bulut, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 219.
[5] Sait Faik Abasıyanık, “Üçüncü Mevki”, Semaver / Sarnıç, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2001, s. 70. (s. 69-74)
[6] Bu konuda, Yapı Kredi’den çıkan Demir Yol Tren Çağı (2003) adlı kitap ve burada Zafer Toprak’ın “Cumhuriyet, Demiryolu ve Laiklik Bir ‘Modernite’ Metaforu” başlıklı yazısına bakılabilir.
[7] Bilgi için bkz. ( https://geyvemedya.com/geyve-tren-istasyonu-1935/ )
[8] Bilgi için bkz. ( https://m.geyvehaber.com/haber/20159-alifuatpasa-istasyonu )

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler