“ADA”LI KÖYLÜ KURNAZI

Hakkı Süha Gezgin’in fiziksel ve ruhsal portresini; “Parlak gözleri, alnına doğru taranmış kısa saçları, göz kenarlarını silinmez kırışıklıklar içinde bırakan daimî gülüşü, onun etrafında sıcak, alımlı bir hava dalgalandırır. Ufak tefek, etsiz, yağsız bir vücut, buğdaydan ziyade esmere yakın bir ten. Sımsıkı dudaklarından hiç düşmeyen bir sigara. Bebek hareketlerini andıran kımıldanışlar. Nâzik, tatlı bir ses. Öyle bir ses ki dinlerken, inanmak ihtiyacı duyarsınız.”1 cümleleriyle tasvir ettiği Reşat Nuri Güntekin (1889-1956) Cumhuriyet döneminin öncü yazarlarındandır. Doksana yakın eser veren, roman türünün yanı sıra tiyatro, hikâye, çeviri, gezi ve araştırma yazıları ile eğitim bahsiyle ilgili metinler kaleme alan Güntekin’in iyi derecede Fransızca bilmesinin arkasında “Galatasaray Lisesi” ve “Frerler mektebi” vardır.

Döneminde yazmadığı dergi kalmayan yazarın öne çıkmayan bir yönü de “Ağustos Böceği”, “Ateş Böceği”, “Yıldız Böceği”, “Saksağan” “Çiğdem”, “Hayreddin Rüşdü”, “Cemil Nimet”, “Sermed Ferit” gibi takma isimlerle yazdığı mizahî yazılar ve bunun yanı sıra çıkardığı dergilerdir. Çok yönlülüğü Tanzimat devri yazarlarına benzer, sadece eli kalem tutmaz başta öğretmenlik olmak üzere eğitim bürokrasisinin hemen her kademesinde çalışır. Ayrıca milletvekilliği ve UNESCO üyeliği yaptığını da unutmamak gerekir.

Edebî türler içinde benim için birinci sırada deneme gelirse ikinci sırada bu türün sanatlı ve ince tarafı olarak düşünebilecek olan portre yazıları gelir. Cumhuriyet devrinin bu alanda Yusuf Ziya ile birlikte zirve şahsiyetlerinden biri olan Hakkı Süha’nın yukarıda alıntıladığımız cümleleri bu görüşümüzü destekler.

Reşat Nuri’nin, görev yaptığı okulda ihtiyaç duyulan bir piyesi kaşla göz arasında yazıp meslektaşlarının istifadesine sunmasını tatlı tatlı anlatan Hakkı Süha, henüz mürekkebi kurumadan bu tiyatroyu okur, çok beğenir ve dostunun Türkçeye olan hâkimiyetini -sözü uzatmadan- bir cümleyle özetler:

“O zamana kadar hiç kimse bu kadar temiz, bu kadar cana yakın bir İstanbul Türkçesiyle eser vermemişti.” (s. 247)

Bu cümleyi, taşrada kendisine sarılan bir dostunun Güntekin’e olan özlemini göstermek için takındığı tavırla birlikte düşünmek doğru olur:

“Arkadaşım sekiz on yıldan beri bu şehirde yerleşmiş bir mühendistir… Sabahleyin istasyon bulvarında karşılaştığımız zaman ‘İstanbul kokuyorsun’ diye üstümü başımı koklamaya kalkmış, gece için randevu almadan yakamı bırakmamıştı.”2

İstanbul, bu neslin dil ve kültür istikametlerini belirlediği gibi hayatlarına anlam katmış, her mekân ve zamanda beş duyuyla özlenip sevilmiştir.

Birçok yazarda örneği görüldüğü gibi edebiyat sahasına yazdığı imzasız şiirlerle çıkan Reşat Nuri’nin yazılarını yayımladığı ilk dergilerden biri Le Pensée Turque’dir. Onun bu dergiyle ve derginin sahibi Halit Carim’le tanışması (ve sonrasında birlikte çalışması) edebiyat tarihinin en ilginç karşılaşmalarından biridir. İsimlerin karışması sonucunda ortaya çıkan bu birlikteliğin hikâyesi şöyledir:

(Halit Carim’e) makaleleri, hikâyeleri Türkçeden Fransızcaya çevirecek, dolayısıyla her iki dili de iyi bilen biri lâzımdır. Çevresindeki dostlarının aklına Reşat Nuri gelir. Bu özelliklere sahip ondan daha yetkin iyi biri yoktur. Fakat kastedilen (dostların aklına gelen) Çalıkuşu yazarı Reşat Nuri değil, alafranga Reşat Nuri’dir. Tersliğe bakın ki Reşat Nuri’ler karışır ve Çalıkuşu yazarına haber uçurulur. İki müellifi de tanımayan Halit Carim bunların bürosuna geleniyle çalışmaya başlar. “Ancak bir ay sonra anlaşılır ki, tavsiye edilen Reşat Nuri başka Reşat Nuri’dir, kendisine mektup yazılan, davet edilen başka!... Ama dergi sahibi bizim Reşat Nuri’yi o kadar seviyor, Fransızcasını da, Türkçesini de, tercüme sanatındaki hünerlerini de o kadar beğeniyor ki:

-Aman ne güzel yanlışlık, ne müthiş yanlışlık, diye seviniyordu.”3

(Nasipse gelir Şam’dan yemenden…)

Ne çok şey öğreniriz Ortaç’ın altı sayfalık Güntekin portresinden.

Ne inceliklere tanıklık ederiz.

Dolayısıyla kitaptan birkaç örnek daha vermek yerinde olur.

Bunlardan birincisi onun mizah yazarlığına (ve Çalıkuşu romanına), ikincisi Çalıkuşu’nun zamanına etkisine, üçüncüsü Anadolu Notları’nın ruhuna ayna tutar.

Birincisi:

“Evlendiği günü hatırlıyorum: Akbaba’ya hemen kafes içinde ufacık bir kuş çizdirmiştim. Bu ince gagalı, alt dudağı sarkık kuşun başı Reşat Nuri idi. Altına iki kelime yazdık: ‘Çalıkuşu Kafeste!’

Bu şaka, pek hoşuna gitmişti onun.

Tatlı, uysal bir mizacı vardı. Çoğumuzu kızdıran olaylar onu güldürürdü.” (s. 173)

İkincisi:

“Onun büyük şöhreti, şimdi sizin de bir ağızdan fısıldadığınız romanla başlar: Çalıkuşu ile… Onu okurken kaç bin gözün ağlayarak sabahladığını bilmem. Ama Süleyman Nazif’in, ama Celâl Sahir’in, ama İsmail Habib’in ağladıklarını bilirim.” (s. 171)

“Maarif ve politika arkadaşı Cevat Dursunoğlu, onu anlatan özlü bir yazısında: ‘Cepheye giden her subayın manevra sandığında bir Çalıkuşu vardı.’ diyor.” (s. 174)

Üçüncüsü:

(Karıştırdığım kaynaklar içinde Anadolu Notları’nı en az kelimeyle ve en kuşatıcı şekilde Yusuf Ziya’nın özetlediğini gördüm.)

“Bir de her parçası büyük bir romana harç olacak değerde ince görüşler, zeki dikkatlerle dolu, acımsı bir kitabı daha vardır: Anadolu Notları… Okurken, bazı güler, bazı utanır ve daima düşünürsünüz.” (s. 172)

Sıra Reşat Nuri’nin kendi eserinde, Anadolu Notları’nda.

Bu kitapla ilgili fikir vermesi için -şimdilik- iki örneği buraya alalım.

İlki Anadolu’da yaşayan aydınların kitap ve okuma bahsine bakışlarına, ikincisi Ömer Seyfettin’e ve onun “ilim-irfan, âlim-ârif” kavramlarını ele alışına ayna tutar.

İlki:

“Trenle, Afyon’a doğru gidiyorum.

Kompartımanda benimle beraber orta yaşlı bir mühendis var. Mühendis, yanımda duran bir yeni romanı aldı, başından beş sahife okudu. Sonra bana:

-Meraklı bir kitap, dedi, ne yazık ki gittiğim yerde bulup almak kabil değil… İstanbul’dan getir(t)mek de uzun iş… (Kitapçı hakkında öyle dedikodular meydan almıştır ki çok kimse de peşin para ile kitap sipariş etmeye cesaret edemez.) Siz gene İstanbul’a döneceksiniz. Müsaade ederseniz bedelini size takdim edeyim. Siz başkasını alın…

Bu yaşa kadar hiç mal satmadığım için bana manasız bir utanma geldi:

-Paraya lüzum yok, size hediyem olsun, dedim.

-Mazur görün… Daha yeni tanıştık…

-Muharrir ve tâbi yakın ahbaplarımdandır. Emin olun ben bedava alırım!...

Bu konuşmaya göre mühendisin bir dağ başında, yahut ıssız bir köyde çalışmaya gittiği zannedilir değil mi? Hayır. O, sadece Konya şehrine gidiyordu. Şimdi kitapçı dostlarım ne zaman iyi bir eserin satıldığından bahsetseler kendi kendime şöyle düşünüyorum:

-Bizim mühendisin görebileceği bir yere gönderilmiş olsaydı, belki bir tane fazla satılırdı!”4

İkincisi:

“Hikâye eskidir.

Büyük harp yıllarına ait.

Ömer, mekteplerden birinde edebiyat muallimiydi.

Merhumu yakından tanımış olanlar pek iyi bilirler; bazen bir şeyi diline dolar, günlerce onu tekrar ederdi. O zaman da bir şey tutturmuştu: ‘İlim başka, irfan başka… Ârif başka, âlim başka.” diyordu.

Derin bilgisi ve çok okumasıyla şöhret almış bir muallim arkadaş bir gün Ömer’e takılmak istedi: ‘Ömer Bey, ilim başka irfan başka, diyorsunuz ben buna pek akıl erdiremiyorum. Lûtfedin de bunu bana anlatın!’ dedi.

Ömer: ‘Başkadır cancağızım, dedi, kızmazsanız bir misalle anlatayım. Meselâ siz çok okumuşsunuz, âlimsiniz, fakat ârif değilsiniz. Bizim serhademe okumamıştır. Binaenaleyh âlim değildir, fakat âriftir.”

Muallim arkadaş biraz bozuldu. Fakat Ömer darılacak bir insan olmadığı için renk vermedi; herkesle beraber güldü, geçti.

Sekiz, on gün kadar sonraydı. Ömer, bir gün muallimler odasına sevinçli bir havadisle geldi: ‘Müjde, diyordu. Avusturalya’dan iki yüz vagon şeker geliyormuş… Şeker, dehşetli ucuzlayacak.’

Ömer, sık sık İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisine gidip geldiği için diğer bazı arkadaşlarla beraber âlim dediğimiz arkadaş da havadise inandı ve memnuniyet gösterdi.

Bir, iki dakika sonra odaya giren serhademeye Ömer, aynı havadisi tekrar etti. Fakat o, pek seviniyor gibi görünmedi, terbiyeli bir tavırla: ‘İnanma beyim; yem borusudur bu. Avusturalya şekeri bulsa kendisi yer!’ dedi.

Ömer, çocuk gibi ellerini çırparak zıplamaya başladı. Âlim arkadaşa: ‘Yalan mı söylemişim cancağızım, dedi, bak siz bütün ilminize rağmen havadise inandınız. Fakat o, yutmadı cancağızım. Çünkü onda ilim yok amma irfan var.’”5

Bu uzun girişten sonra şimdi sıra böyle bir yazının ortaya çıkmasına sebep olan temel “not”a, yazarın başından geçen hatıraya geldi.

Anadolu Notları’nın sonlarına doğru yazarın “Para” başlıklı yazı serisinin altıncısında işin içine Adapazarı girer.

Soğuk bir kış günü yolculuk yapan yazar, şoförün makineyi (arabayı) birden durdurarak “Yandık” demesiyle adeta rüyadan uyanır. Bu uyandıran nidadan sonra, o yollardan defalarca geçen şoför ile müşterisinin yolculuk bahsine bakışları uzun uzun yorumlanır. Arabayı kullanan, bu yolların aşinası olan sürücü karşılaşılacak tehlikelerin farkında olduğu için doğal olarak temkinli/mutedil; bu yollardan belki de ilk defa geçen yolcu veya yolcular gitmek istedikleri yere bir an önce varmak istemenin verdiği heyecanla cesur ve gözü karadırlar.

Uzun bir iç konuşma olarak düşünülebilecek bölümden sonra yazar; “Bolu’dan Adapazarı’na döndüğüm o günde de şoförün yandık dediğini görünce birdenbire içim burkuldu; gayrıihtiyarî saatime ve puslu bir hava içinde yavaş yavaş inmeye başlayan güneşe baktım.” (s. 240) diyerek pandoranın kutusunu açar.

Küçük bir köprü önünde duran bu iki kişilik kafilenin (arabanın) biricik yolcusu, sürücüye niçin durduklarını sorar. Sürücü tamir edilen köprüyü gösterir. Yolcu, ana yoldan tarlaya inip/sapıp yola devam etmeyi teklif eder. Şoför tarlanın tehlikeli olduğunu, arabanın çamura saplanabileceğini söyler. Yolcunun makineyi öven sözlerine/ısrarına aldanan sürücü söyleneni yapar ve araba “bir iki çırpındıktan sonra karaya vurmuş bir balina leşi gibi kaskatı kesilir.” (s. 240) İşte tam burada asıl hikâye başlar.

Bu mevkide arabaların çamura saplandığını bilen “mavi poturlu, aksakallı bir köylü taşın üzerine oturmuş” avını beklemektedir. Köylünün orada neyi/niçin beklediğini bilen sürücü, vakit kaybetmeden “Hadi baba, mandaları al gel.” der. Köylü bu seslenişi duymazdan gelir ve yerinden kımıldamaz. Sürücü ısrar eder; “Haydi dedik baba… Eline düştük… Ne istersen zor sıkı vereceğiz…” (s. 240-241) İhtiyar yine bir şey söylemeden -tepki vermeden- yerinden kalkar, arkadaki tepeye doğru yürümeye başlar. Köylünün harekete geçmesiyle sürücüyle yolcu arasında, özünde merak duygusunun bulunduğu, bir konuşma başlar:

“-Nereye gidiyor?

-Mandaları getirmeye…

-Görünürlerde köy filân yok…

-Mandalar tepenin ardında saklıdır… Şimdi çıkar…

Hakikaten tiyatroda aktörlerin kulis aralarında öteberi eşya çıkarmaları gibi birkaç dakika sonra ortaya iki boyunduruklu manda çıktı.

Şoför bana izahat verdi:

-Ah ne çarıklı bezirgândır onlar… Makinelerin yolun neresinde batacaklarını bilirler… Mandalarını bir yere saklayıp kapana kısılmamızı gözetlerler. Artık ne tutturabilirlerse insaflarınadır.” (s. 241)

Sürücünün fırsat kollayan bezirgâna benzettiği köylüde, yolcu (yazar) tatlı çehre bulur.

Pazarlık etme gücünü kaybetmek istemeyen köylü, yolda kalmış bu insanlara sıcak davranmaz. Selâm vermez, bu insanların yüzlerine bakmaz, kendisini olduğundan daha aksi göstermek için kaşlarını çatar, mandalarıyla hırlaşır.

Sürücü ile köylü arasında -evveliyatı olduğu aşikâr olan- bu mesafeli tavırlar yolcuyu tedirgin eder. Bu hırlaşmada, gizli bir pazarlık ve şantaj hazırlığı var gibidir. Ya ihtiyar beş altın diye dayatırsa? Geceyi tarlada geçirmektense istediği miktarı vermek gerekirse?

Bütün bu karşılıklı manevraları ve iç geçirişleri sürücünün; “-Haydi baba, uyuma… Tak şu zincirleri, gece oluyor.” seslenişi bitirir. Köylünün dudağında gaddar bir gülümseme belirir, onun da beklediği böyle bir sözdür. Sözle ve sesle biraz olsun yatışan gerginliğe yolcu da; “-Hadi babacığım… Biraz davran…” kelimeleriyle katılmadan edemez.

Köylü, daha önce yüz göz olduğu sürücüyle muhatap olmaktansa görmediği/tanımadığı yolcuyla konuşmanın, pazarlık etmenin daha akıllıca olacağını düşünmüş olmalı ki yüzünü ve sözünü bu insana çevirir:

-Bak efendi, sana söyleyeyim, dedi. Makineyi çıkarırız amma sonra kavga etmeyelim… Ben bu adamı tanımam… Parayı senden alırım. (s. 242)

Köylünün, sürücüye niçin böyle bir tavır takındığını bilmiyoruz. Sürücünün köylüye borcu mu vardır, daha önce verilen bir söz mü tutulmamıştır veyahut köylü ile sürücü böyle davranmak konusunda önceden anlaşmış mıdır, bilinmez.

Yazar kendisini “meşhur masalın peynirli kargasıyla konuşan tilkiye” benzetir ve tatlı tatlı konuşmaya devam eder:

-Kavga edecek bir şey yok baba.. Anlaşırız, dedim.

(Zihninde kararlaştırdığı miktarı da söylemeye birden bire cesaret edemeyerek geveliyordu köylü.)

-Peki baba.. Ne istiyorsun söyle..

-Filfakı çıkarırız makineyi evvel Allah sayesinde amma yirmi beş kuruşunu alırım.

Yazar kendini tutamaz ve gülmeye başlar. Köylü şantajında zaaf göstermemeye azmetmiş bir çehre ile yolcuyu azarlar:

-Gülecek ne var?... Akşama kadar şunun şurasında soğuktan anam ağladı… İşine gelirse… (s. 242)

Beş, hatta daha fazla altını zihninden geçiren (gözden çıkaran) yazar, yirmi beş kuruşu duyunca elbette gülecektir. Çünkü ortada, sürücünün yazdığı senaryo ile köylünün oynadığı oyun arasında büyük bir fark vardır. Aslında yazar, iki senaryo arasındaki uçuruma gülmektedir. Küçük dünyalar ve küçük hesaplardan doğan bu trajedi bizimdir, bize ve bu topraklara aittir. Reşat Nuri, 16 Ocak 1939’da kaleme aldığı bu metne, şu cümlelerle noktayı koyar:

“Efendi Anadolu… Boşuna yorulma. Sen ahlaksızlığa karar verdiğin zaman da beceremeyeceksin.” (s. 242)

Ve şimdi de sıra, Reşat Nuri’nin yaşadığı ve kendi zamanına ışık tutan bu olayın 2023’te başımızdan geçmiş çağdaş (modern) versiyonunda. İnsanlar, zamanlar, mekânlar değişir, insan değişmez.

İstanbul-Adapazarı otobanda arabamın lastiği patladı.

Geç fark ettim. Arabayı sağa çekene kadar birçok tehlike atlattığım gibi lastik de kullanılamaz hâle geldi. Yağmur çiseliyor, akşam yaklaşıyordu. O telaşla ulaşabileceğim birçok dostumu aradım. Yer otoban, mevki sapa olunca, bunların hiçbiri derdime derman olamadı. Sonunda aklıma, telefonumdan en yakın lastikçiyi bulmak fikri geldi. Ulaştığım ilk lastikçiden öğrendim ki, otobanda arabalarıyla gezen lastikçiler varmış, onlara ulaşırsam problemim çözülürmüş. Bana bir numara verdi, numarayı aradım, derdimi anlattım, karşımdaki sakin ses “Sen hiç merak etme, beş dakika sonra oradayız.” dedi. Öyle dedi demesine bu sakin ses ama iki saat sonra gelebildi bulunduğum yere. Yanımda durur durmaz, minibüsten iner inmez kendisini arayan birine de bana söylediklerini söylerken, yanındakilerden biri arabadan indirdiği lastiği yere düşürdü, lastik vızır vızır işleyen otobana doğru yuvarlanmaya başladı, o esnada yoldan geçen kocaman bir tırın önüne doğru ilerledi, tır sürücüsü ne yapacağını şaşırdı ve kaza yapmaktan kıl payı kurtuldu. Minibüsten inen üç kişi, yola kaçan bu lastik yüzünden münakaşa ederken uzakta bir yerlerde duran ve arabası hasar gören tır şoförü yanımıza geldi ve arabalarımızın fotoğrafını çekti. Üç kişi, bundan rahatsız oldu ve tır şoförüne tepki gösterdi. Olayın çaresiz bir vaka olduğunu, biraz daha kalırsa tartışmanın büyüyeceğini anlayan tır şoförü oradan uzaklaştı. Bana problemimin ne olduğunu ve kendilerinden ne istediğimi sordular. Parçalanan lastiği çıkarıp yerine stepneyi takmalarını istedim. Onların derdi bana lastik satmaktı. Kabul etmeyince iki dakikada stepneyi taktılar, ücret olarak, lastik tamir fiyatının en az beş katını istediler. Ben fiyatı fazla bulunca, üç kişiden yaşlı olanı gençlere arabama takılan stepneyi sökmelerini söyledi. Onları zorla vaz geçirdim bu işten ve istedikleri parayı verdim.

“Mandalı köylü”nün yerini “otobandaki lastikçi”ler almıştı. Olaylar sonuç kısmına kadar benziyordu ama final biraz farklıydı… Zaman kemâle ermiş, medeniyet incelmiş, insanlar terakki etmişti anlayacağınız.

Yazıyı yazarken düşündüm, benim yaşadıklarımı Reşat Nuri yaşasaydı son söz olarak ne derdi diye. Ben onun yaşadığına “köylü kurnazlığı” dedim ve meseleyi tatlıya bağladım.

Yazının sonuna Anadolu Notları’ndan bir seçki eklemek isterim, elbette vakti olanlar için:

“Edebiyatçılar ümidi daima ışık şeklinde tasvir ederler; fakat o, pekâlâ insana bir karaltı şeklinde de gülümseyebilir.” (s. 19)

“Ben, şu aşağıdaki hikâyeyi daha ilk mektep çocuğuyken hocamdan dinlediğimi hatırlıyorum.

-Allah, İbrahim Peygambere ilerlerde dünyaya bir âhir zaman peygamberi geleceğini müjdelediği zaman İbrahim Peygamber ellerini açmış: ‘Aman Yarabbi! Benim sulbümden gelsin.’ diye yalvarmış. İltimas ve tavsiye daha işte o zaman başlamıştır.” (s. 22)

“Bizde bankacılık gibi şoförlük de on, on iki senelik yeni mesleklerden sayılır. Cumhuriyetin ilk senelerinde banka memurları da, şoförler de hemen hemen çocuktu. Şimdi orta yaşa, olgunluk yaşına geldiler.” (s. 37)

“Çocukken Rumuzu’l Edeb’de okumuştum. Galiba Adapazarı’nda bir ihtiyar Çerkez’e kasabanın nüfusunu soruyorlar. Kendisinden gökteki yıldızların sayısı nevinden abes bir şey sorulmuş gibi alay ederek: ‘Kim saymış ki bile?’ diyor.” (s. 141.)

“Kahve; dünyanın en asil ve kıdemli demokratı olan bu milletin uzun zaman toplantı yeri oldu. Sınıf farkı pek gözetilmeden odada diz dize oturulur, dertleşilirdi. Aile meseleleri, mahalle meseleleri, memleket meseleleri orada münakaşa edilirdi. Tarihin ‘yabancı elemanlar bir arada yaşamaya başladıkları vakit kafaca hangisi mütekâmilse o, ötekileri yutar’ diyen ezelî hükmü yerini bulur, kim en çok biliyor, en güzel söylüyorsa o, ‘mîr-i kelâm’ olurdu. Uzaklardan gelen yolcular, seyyahlar, dervişler, ilk önce kahveye gelirler, en taze yabancı ilk havadisleri orada duyulurdu. Karagözün, meddahın sahnesi kahvelerdeydi. Âşıklar, saz şairleri orada imtihan olurlardı.” (s. 157)

“Bilmediğim memleketlere giderken ufak bir tahkikat yapmak âdetimdir. İlk sualim daima; ‘Otel var mı?’ olur. Buna uygun bir cevap alırsam keyfim yolundadır. Lokanta, su vesaire hakkında izahatı hemen hemen hatır için dinlerim.

Yiyecek, içecek nasıl olsa temin edilir.” (s. 179)

1 Hakkı Süha Gezgin, “Reşat Nuri”, Edebî Portreler, Timaş Yayınları, İstanbul 1999, s. 246.

2 Reşat Nuri Güntekin, “Para: 1”, Anadolu Notları, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1989, s. 219.

3 Yusuf Ziya Ortaç, “Reşat Nuri Güntekin”, Bir Varmış Bir Yokmuş Portreler, Akbaba Yayınevi, İstanbul 1963, s. 170-171.

4 Reşat Nuri Güntekin, “Anadolu’da Gazete, Kitap”, Anadolu Notları, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1989, s. 53.

5 Reşat Nuri Güntekin, “Kahveler II”, Anadolu Notları, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1989, s. 156-157.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

01

Ne Edim. - Desenize Anadolu insanı artık gözünü açmış hak yer olmuş.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 04 Şubat 20:03


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?