YAZAR OLMASAYDINIZ NE OLMAK İSTERDİNİZ?

Yazarlığın geçerli bir meslek olamadığı memleketlerde eli kalem tutan insanların geçinebilmek için başka bir meşgalelerinin olması kanıksanmış bir durum olsa gerek. Kitap yazmak kadar okumanın da zaman israfı olarak görüldüğü bu tip yerlerde kitap satışlarının belli bir sayının üstüne çıkması çok mümkün değildir. Yazarların hayata tutunmak için ek iş yapmalarını bir yere kadar anlarım da sevmedikleri ve özellikle mizaçlarına uygun olmayan alanlarda ömür tüketmeleri içimi acıtır. Şiir, roman, hikâye yazmak, yani edebiyatın sanat yönünde at koşturmak isteyen birinin, pek de gönüllü olmadan bu edebî türlerle arasına mesafe koyup edebiyatın bilim tarafını seçmek zorunda kalması nasıl bir çaresizliktir. Bu hâli yaşayanların, içlerindeki yaratıcı gücün, heyecanın ve şevkin her gün biraz daha yok oluşunu duyumsamaları kadar insanı aşağıya çeken az his olsa gerek.

Dil işçiliğinin bilim yönünde karar kıldığınızda, bilgiye, belgeye, neden-sonuç ilişkilerine, ispat gerektiren yargılara-hükümlere ulaşabilmek için yeni bir dizge, üslup, anlatım tarzı ve bakış açısı inşa etmeniz gerekir ki bu süreç temelde özgünlüğe ve yaratıcılığa ihtiyaç duyan sanatsal perspektifin köküne kibrit suyu döker. Bir süre sonra tek bir dize söyleyemez, bir öykünün kapısını aralayamaz hâle gelirsiniz. Evet, bu uğraşıların ikisi de dille yapılır (sanat dili/bilim dili) ama bu diller arasında aşılması mümkün olmayan estetik ve algı duvarları vardır. Bunu nereden mi biliyorum, bırakın o da bana kalsın!

Oğuz Atay Tutunamayanlar’da sanki bu ruh hâline (veya bu duvara) ayna tutar: “Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklamcı, yazar olmak isteyenler mühendis, mimar olmak isteyenler iktisatçı, meyhaneci olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgâhtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yaşamak isteyenler rezil olmayacaklardır.” Atay, yazar olmak isteyenler mühendis olmak zorunda kalmasın derken elbette kendisine ve kendisiyle aynı kaderi yaşayanlara gönderme yapar ve son cümleye “rezil olmak” ifadesini benliğinin iç sesi olarak yerleştirir. (Dünyanın en mutsuz insanları kendi mesleklerini seçemeyen insanlardır desem abartmış olur muyum bilmem.)

“Şair olmasaydın ne olmak isterdin?” sorusuna hiç düşünmeden “Ressam!” cevabını veren Tevfik Fikret’i, kendi fırçasından çıkıp Aşiyan’ının duvarlarını süsleyen tablolar tek tek doğrular. Orhan Pamuk da “roman” sanatının karşısına “resmi” koymakta bir an tereddüt etmez.

“Şiir, roman, hikâye yazarı olmasaydınız bunların yerine hangi sanat dalını veya mesleği seçerdiniz?” türündeki sorulara en çarpıcı cevaplardan birini Sait Faik vermiştir. Kendisiyle yapılan bir konuşmada; “Hikâyelerimi ekseri herkesin arasında, bir balıkçı kahvesinde ve evimde gece yarısından sonra annem uyurken yazarım.” der ve peşinden “Adada oturuyorum. Denizi pek çok severim, balıkçıları da öylesine. Balıkçı kahvesine gider otururum. Oraya çeşitli balıkçılar gelir, ben onlarla ahbaplık eder, kayıklarıyla denize çıkar, onları avlamaya çalışırım.” diye ekler. Konuşmada balıkçı kahvelerini ısrarla öne çıkaran Sait’e bu yazıda bizi ilgilendiren soru çok bekletmeden geliverir:

-Hikâyeci olmasaydınız ne olmayı düşünürdünüz?

Öncesinde verdiği yanıtlarla okuru bu soruya vereceği cevaba ısındıran yazar, yine düşünmeden ve kendisini tanımayanların tahmin edemeyecekleri cümleler kurar:

-Kahveci.

Kahveci olmayı çok isterdim.

Hem gene de istiyorum.

Şöyle deniz kenarında sessiz bir kahvem olsun, oraya kim bilir ne çeşitli insanlar gelip gidecek, ben onları tanıyacak, seveceğim.[1]

 

Sait, kahvehaneleri en saf haliyle insana açılan kapılar/kalpler gibi görür. Sakin bir deniz kenarı ve toplumun her kesiminden (mütevazı) insanlar, güzel insanlar, sevilesi insanlar, hayatın zembereğini sevmeye kuran insanlar…

 

(Sait, “Köye Gönderilen Eşek” hikâyesinde Ramo’nun getirildiği kahvehaneyi, bu mekânı okurun zihninde canlanacak şekilde şöyle tasvir eder: “Ramo nahiyeye bir kış günü varmıştı. Hamallar onu iskeleden alıp, doğruca kahveye getirmişlerdi. Bu kahve deniz kenarındaydı. Önü büyük camlarla örtülü, denize nazırdı. Dışarıda kış kıyamet, rüzgâr, kar vardı. Ağaçlar sallanıyor, deniz ta kahvenin önündeki betona kadar her tarafı ıslatıyordu. Fakat kahvenin içi sıcacıktı. Balıkçılar altı kol iskambil çeviriyorlar, hamallar altmışaltı oynuyorlardı. Ramo’nun bulunduğu masada da bir sürü hamal konuşuyor, Ramo dışarıya bakıyor, âdeta ağaçları, rüzgârı ve denizi seyrediyordu. Şaşırmış çocuk hâliyle cama elleriyle dokunuyor, hayretle bakıyordu.”[2]

 

Hikâyelerinin merkezine küçük insanı yerleştiren Sait’in ana mekânlarından birinin kahvehaneler olması şaşırtıcı değildir. Kahvehaneleri ikinci bir ev, kahvecileri ahbap edinenler yazarın ilgi alanına girer çünkü bu insanlar hayatın içindendir ve bunların hepsinin hikâyesi vardır. Muzaffer Uyguner’in, Abasıyanık’ın dedesi Sait (Seyit) Ağa’nın dönemin aydın kişilerinin uğrağı olan bir kahvehane işlettiğini söylemesi, yazarın bu mekânlara olan ilgisini ne kadar açıklar bilemem ama bu tür rivayetlerin olduğunu bilmenizi isterim.[3] “Mahalle Kahvesi”, “Eftalikus’un Kahvesi”, “Karidesçinin Evi”, “Alemdağda Var Bir Yılan”, “Köye Gönderilen Eşek”, “Yüksekkaldırım”, “Cezayir Mahallesi”, “Lüzumsuz Adam”, “Kumarbaz Hayri Efendi”, “Bir Takım İnsanlar”, “Garson”, “Az Şekerli”, “Çelme”, “Gaz Sobası”, “Kıraathaneler” gibi birçok hikâyede-yazıda kahvehane kavramını köy kahvehanelerinden şehirlerdeki mahalle kahvehanelerine, kahveci tipolojilerinden yurt dışındaki kahvelere, kahvecilere kadar geniş perspektifte ele alan Sait’in bu bahse gösterdiği ilgi onun dünyaya ve insana bakışı hakkında önemli ipuçlarını içinde barındırır.

 

Bahsi bir yazıdan ve somut örneklerden hareketle daha sarih kılmak isteriz.

Sait’in “Kıraathaneler”[4] başlıklı bir yazısı vardır ki sihirli bir gücüm olsa bu metni kahvehaneye giren herkesin zihnine boca etmek isterim. İsterim ki insanlar buranın gizil gücüyle dertlerinden, sıkıntılarından, buhranlarından arınsınlar, her olumsuzluğu dışarıda bırakıp insan olduklarını hatırlasınlar. Ne kadar katılırsınız bilemem ama padişahlar zamanından beri çok da olumlu şöhreti olmayan kahvehanelere itibarını iade eder Sait. Mehmet Âkif’e cevap vermek ister gibidir de. Bunları düşünürken Âkif’in Millî Mücadele yıllarında kahvehane kahvehane dolaşıp insanları asırlık uykularından uyandırma çabalarını da düşünmeden edemiyorum. Öyle kahvehane deyip geçmemek lâzım anlayacağınız.

Sait yazının daha girişinde üniversitelerle kıraathaneleri birlikte düşünür. Ona göre “adamı adam eden yerlerden biri üniversitedir.” (Keşke “adam” değil “insan” deseydi.) Bu çarpıcı ifadeden sonra öyle bir cümle kurar ki metnin güzergâhı kendiliğinden oluşur. “Kıraathanelere girmemiş bir üniversitelinin tahsilini yarım sayarım.” (s. 182) Öyledir de gerçekten. Zamanı biraz geriye sardığımızda, özellikle Beyazıt ve Laleli çevresindeki kıraathaneler uzun zaman derslerde ikmal edilemeyen irfanın tahsil edildiği yerler olmuştur. (Küllük, İkbal, Meserret, Eftalikus ve Çınaraltı Kahvehaneleri, Acem’in Kahvesi, Marmara ve Adliye Kıraathaneleri...) Sait, bu anahtar ifadenin devamında üniversitenin öne çıkan unvan ve makamlarına da gönderme olarak okunabilecek kelimeler kullanır. “Bu, dekansız, doçentsiz, bütçesiz, fakültesiz, tamamen muhtar üniversitelerin tavla şakırtıları arasında; gören bir göz, işiten bir kulak bir memleketin insanlarının nabzını tutabilir…” (s. 182)

Hemen ikinci paragrafta Sait’i tanıyanlar bahsin balıkçı kahvelerine geleceğini bilirler. Çünkü yazar için hayatın merkezinde ağırlıklı olarak deniz (ada) ve balık vardır, bir de bunların dilinden anlayanlar. Bu balıkçı kahvehaneleri usta çırak ilişkisinin yaşandığı gösterişsiz eğitim kurumları gibidir de Sait’e göre. “Bir balıkçı oltasının düğümlerini atmayı hiçbir memlekette tahsil edemezsiniz. Ama bir balıkçı kahvesinde, kocaman, nasırlı bir balıkçı eli, size bunu iki dakikada öğretir. Bir balıkçı düğümü atmanın o kadar mühim bir şey olmadığını sananlara acırım. Hayat insanı yazıcılıktan balıkçılığa, balıkçılıktan yazıcılığa götürdüğü zaman manasını alır.” (s. 182-183) Sait, hayatla tamamlanmayan eğitimin ne kadar eksik kaldığını söylemeye çalışır gibidir. Çünkü hayatın sırrını ayrıntılarda (inceliklerde) arayan ve bulan insandır o.

Gerçekten de küçük yerler, insanlar ve dünyalar böyledir.

Bir kahvehaneye yüksek sesle selam vererek girdiniz mi, yaşadığınız anlık sıkıntıları çözmenize aracılık edecek insanlara kapınızı açmış olursunuz. Suyunuz mu akmıyor, borularınız mı dondu, lavabonuz mı tıkandı, sigortanız mı attı, rüzgâr kiremitlerinizi mi uçurdu, bodrum katınızı su mu bastı hiç korkmayın içten bir selamdan sonra bütün kahvehane ahalisi sizin için seferber olacaktır. Bizim köyden yol geçer ve köyün etrafı ormanlarla çevrilidir. Bir kaza mı oldu veya biri yolda mı kaldı, uzaklarda bir yerlerde dumanlar mı yükseliyor, bütün kahvehane ahalisi oraya koşuşturur. İşim var diyemezsiniz, çünkü bu ahali böyle durumlarda yardıma koşmayanın defterini dürer. O kahvehaneye bir daha kolay kolay giremezsiniz. Kahvehanenin yazılı olmayan kuralları vardır yani. Mahallede cenaze varsa televizyonlar kapanır, yüksek sesle konuşulmaz. Düğün veya eğlence varsa ertelenir. Bir süreliğine de olsa hayat durur anlayacağınız. İnsan olduğunuzu hatırlar, acınızın dinmeye başladığı görürsünüz.

 

Devam edelim.

Sait bizi kahvehaneye sokar, çayına oynanan tavlada yancı oluruz bir süre. Bir anda sinirlenen insanların kısa sürede nasıl sakinleştiklerine, kin tutmadan yaşamanın ne demek olduğuna tanıklık ederiz. Bu mekânlar her türlü düşüncenin, hayalin müşteri bulduğu yerlerdir de. Siyasi, ekonomik, toplumsal, bireysel birçok sorun o güne kadar kimsenin aklına gelmeyen yöntemlerle çözülüverir buralarda. Siz bile inanamazsınız, nasıl kendinizi kaptırdığınıza bu uçuk düşüncelere. Hayal, hayatın sıkıntılarını süpürür gider bu mekânlarda. “Ne şeker sıkıntısı kalır, ne arpa ekmeğine talim etmenin bıkkınlığı, ne tuz kıtlığı, ne kurşunkalem buhranı.”

Sait “Kıraathaneler” yazısının son paragrafını “ İstanbul” üzerinden bir sonuca bağlamaya çalışır ama siz “İstanbul” yerine yaşadığınız yeri yazın, bu düşünceler sizin duygularınıza da yaşantınıza da tercüman olur. Veya en azından hasretinizi dindirir bir süre. Sait bu paragrafta mekânları, şaşırtıcı bir yaklaşımla sınıfsal algılara göre de kategorize eder, kahvehaneleri bir kere daha baş tacı etmeyi unutmadan:

“Soğuk, temiz, beyaz mermerli, ince belli çay bardaklı, mavi, sarı, turuncu fincanlı, köylü, zayıf garsonlu, sarı yüzlü ocakçılı İstanbul kıraathaneleri! İstanbul’u, İstanbul halkını, derdini, zevkini, bilgisini, dirayetini, zekâsını, sinemalardan, yılışık, ciddi tiyatrolardan, plajlardan, dükkânlardan, hatta evlerden daha çok siz temsil ediyorsunuz. Siz birer tembel yatağı değil, birer muhtar üniversitesiniz. Üniversiteden daha muhtarsınız.” (s. 185)

Sait’in 1948 yılında yazdığı bu yazıda “muhtar” kelimesini ısrarla kullanmasından işkillenmedim değil. Kahvehanelerin, hem özgür, hem özerk, hem bağımsız olmakla beraber sınıfsal ayrım gözetmeyen her türlü düşünceye açık yerler olarak görülmeleri ve bunun yanı sıra üniversitelerden daha  “muhtar” mekânlar olarak nitelendirilmeleri, üzerinde ayrıca durulması gereken bahis gibi geliyor bana.

Ben Sait’in kahveci olmak istemesini, en genel anlamıyla tüm sınıfsal, toplumsal, bireysel ayrılık ve ayrıcalıklara sırt çevirerek, hatta karşı durarak “insan olmayı-insan kalmayı” istemek olarak anlıyorum. Çünkü küçük yerlerde kahvehaneler hâlâ mahallelerin (köylerin) öncü karakolları durumundadır. Herkesin birbirini tanıdığı bu gibi yerlere ilk defa gelen birine “hoş geldiniz” denir ve hemen bir bardak sıcak çay ikram edilir. Sebeb-i ziyareti sorular misafire, bir şeye ihtiyacı olup olmadığı öğrenilir. Çünkü o yabancı bir mahallenin (veya bir köyün) ortak misafiridir artık. Sait’in bu mekânları, sinemaların, tiyatroların, plajların, hatta dükkânların ve evlerin önüne çıkarmasının arkasında hangi düşünceler vardır bunu az çok tahmin edebiliyoruz ama kendisinin de sık sık gittiği bu tür mekânlarla ilgili bu göndermesinin mazmununu her yönüyle çözebilmiş değiliz. Sait bu, kendisine de kızmış olabilir, yakınındaki birinin bir davranışına da.

Türk kültür ve edebiyatında kahvehanelere bakıştaki dağınıklığı daha iyi anlamak, içten ve dıştan nazarları dikkatle süzmek için Yahya Kemal’den küçük bir iktibas yapmak isteriz.

Üstat diyor ki:

“Genç sanatkârlar milletin samîmî seslerini sokaklarda, ücrâ mahallelerde, düğünlerde, kahvehânelerde, panayırlarda, cenâze çıkan evlerde araya araya bulur, sahnede tenemmüv ettirir (geliştirip büyütür/olgunlaştırır), on seneye kalmaz tumturaktan ârî (arınmış), millî bir temâşâ lisânına sâhip oluveririz.”[5]

 

Sait’in örnek ve doğal yaşam alanı olarak gördüğü mekânlara/ortamlara Yahya Kemâl uzaktan bakar ve buraları temaşa edilen, seslerine kulak verilen yerler olarak düşünür. Bu yaklaşımların ilkini içten ikincisini biraz üstten bakış olarak değerlendirmek mümkün.

Böyle bir kahvehane yazısını Karaçam’da bir ara bu mesleği yapan Kadir abimin çayları için söylediğim küçürek bir şiirle bitirmek isterim.

Renginden kokusuna, tadından uçuculuğuna, deminden sunumuna, suyundan ideal sıcaklığına kadar bende efsane hissi uyandıran bu çay için, lâyık olmasa da, şöyle demiştim:

 

Bir mucizedir çay,

Elimizi yakarken,

İçimizi serinletmesi bundandır.

 

Sohbet medeniyetinin yâran meclisleridir kahvehaneler.

Büyümemin, sosyalleşmenin, toplum içine çıkmanın mekânlarıdır.

Belki de hepsinden önemlisi kamuoyunun oluştuğu yerlerdir.

Bu yüzden Sait’in bu konuda söylediklerini ciddiye almak gerekir.

 

Gönül ne kahve ister ne kahvehane,

Gönül sohbet ister…

 

Ve bütün yollar “Sisam Ada”sına çıkar.



[1] Sait Faik Abasıyanık, “Sait Faik’le Son Röportaj”, Açık Hava Oteli / Konuşmalar Mektuplar, Konuşan: Gülen Erdal (1954), Bilgi Yayınevi, İstanbul 1999, s. 154.

[2] Sait Faik Abasıyanık, “Köye Gönderilen Eşek”, Şahmerdan / Lüzumsuz Adam, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2000, s. 76-77.

[3] Muzaffer Uyguner, Sait Faik Yaşamı Sanatı Yapıtlarından Seçmeler, Bilgi Yayınevi, İstanbul 1991, s. 9-10.

[4] Sait Faik Abasıyanık, “Kıraathaneler”, Alemdağda Var Bir Yılan / Az Şekerli, Bilgi Yayınevi, İstanbul 2001, s. 182-185.

[5]Yahya Kemal, “Antoine’la Musâhabe”, Edebiyata Dair, İstanbul Fetih Cemiyeti Yahya Kemal Enstitüsü Yayınları, İstanbul 1990, s. 244-245.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler