HAYVANLARA KIYMAYIN EFENDİLER  

-Hayvan dostu Mesut Erbaş abime ithaf-

Sosyal medyada çocukluk arkadaşım Hayri’nin bir paylaşımı önüme düştü ve bu yazıya giden yol onunla başladı.

Hayri, ekmeğini taştan çıkaran ama rızkını helâlinden kazanan bir güzel insan.

Bir de hayat doludur Hayri, yarım saatinizi ona ayırın, o size yaşam sevinci zerk etsin birkaç aylık, o kadar. Başına gelen birçok aksiliğe/kötülüğe rağmen onu şikâyet ederken hiç görmedim o hep memnundur, huzurludur, mütevekkildir.

Biraz abartacağım ama çağımızın dervişlerindendir. Yani, kimseden bir şey beklemez, vermenin ve paylaşmanın ustasıdır o, cebindeki fındığı, cevizi, kalbindeki umudu, gözlerindeki ışıltıyı paylaşacak kadar.

Merhamet yüklüdür.

Gündelik işlerde çalışır Hayri, ayva mevsiminde ayva toplamaya gider mesela, bol bol ayva görürsünüz böyle zamanlarda profilinde.

Geçen gün, bir gece yarısında önüme düştü Hayri’nin paylaşımı, sapsarı, dünya tatlısı kuşuna elinde tuttuğu çubuk krakeri yediriyor, onunla sohbet ediyordu.

Kuş, küçük gagalarıyla kendisine ikram edilen krakeri yerken zorlanıyordu. Hayri bu hem video çekiyor hem şarkılar söylüyordu ona. Kuş arada dönüp Hayri’nin yüzüne bakıyordu sanki söylenenleri anlıyormuş gibi.

Altına yorum yazdım bu paylaşımın. “Ne güzel insansın sen Hayri.” dedim. Paylaşımdan çıkarken fark ettim Hayri’nin videonun üstüne yazdığı beş kelimeyi, şöyle diyordu Hayri: “Bu da bizim kanatlı evlat!

Da’yı bitişik yazmıştı Hayri, ayırdım.

Çocukken Hayri’yle hayallerimizi yarıştırırdık.

Daha ilginci hayal kurmak için buluşurduk Hayri’yle.

Evet, doğru okudunuz, sadece hayal kurmak için.

Fazla insan yoktu çevremde o yaşta beni dinleyecek ve hayallerimi ciddiye alacak. Bırakın beni dinlemeyi, hayallerimi ciddiye almayı, dalga geçenlerle uğraştım yıllarca hayallerimle. Daha o günlerden gelecekteki hâl-i pürmelâlim belliymiş aslında. Edebiyatın birinci olmazsa olmazı dilse, ikincisi hayal değil mi?

Ne çok hayalim vardı ama onları sabırla dinleyecek fazla arkadaşım yoktu. (Burada Ayhan’lara, Ahmet’lere, Metin’lere, Sadettin’lere, Ruhi’lere, Nihat’lara, Necdet’lere, Nurcemal’lere, Hüseyin’lere, Mehmet’lere, İlyas’lara, Kenan’lara, Ertan’lara, Hakan’lara haksızlık etmek istemem.) Ne güzel arkadaştı Hayri, hiç bölmeden saatlerce dinlerdi beni. Sonra o da anlatırdı kendi hayallerini. Ben onun hayallerini, kendiminkilerden daha çok beğenirdim, daha iyi bulurdum.

Benim güzel kalpli arkadaşım Hayri bir kuş paylaştı, bu kuş aldı beni çocukluğuma uçurdu. Yarım saatliğine olsun bu dünyadan çıkmak istemem. Çocukluk hayallerim beni arındırsın isterim.

Hayri’yle bu hayalleri gerçekleştirebilmek için, kıt imkânlar içinde, bir şeyler yapmayı denemiş miydik? Ben denemiştim ama onlar yakın çevremin müstehzi bakışlarıyla yerle bir oldular çoğu kez.

Bayırdaki tarlamıza armut ağacı dikmeyi hayal etmiştim bir ara, bir süre burayı kaplayan diken ve ayrık otlarıyla uğraşmıştım. Sonra ne oldu da vazgeçtim bu hayalimden, hatırlamıyorum.

İlginçtir, geçen gün hemşehrim Tanpınar’ın Beş Şehir’inin “ İstanbul” bölümündeki sokak satıcılarıyla ilgili paragrafları okurken, karşıma bir kere daha çocukluk günlerim/hayallerim çıkıverdi. “Eski İstanbul’lu için Silivri yoğurdu kışın sonu idi. Değneğe sarılmış kiraz ile yazın, salepçi ve bozacının adımlarıyla kışın başlaması gibi…”

Demek ki o zaman şehirde meyve bahçeleri varmış. Nereden mi anladım “değneğe sarılmış (hevenk hevenk) kiraz”lardan. Âh o kırk yerinden yamalı çocukluğum benim, kırk yerinden hayal ve hüzün sızdıran çaresizliğim. Çatallı düz bir değnek bulurduk önce. Bu çatallardan birini kısa keser sonra en az iki saplı kirazları ağaçtan dikkatle toplar tek tek geçirir inci gibi dizerdik bu değneğe. Etrafı kirazlarla çevrili kırmızı bir sarmaşığa benzeyen bu değnek ince bir soba borusunu andırır, otuz kırk santim uzunluğunda olurdu. Değneğe kiraz dizme işini bitirir bitirmez koşa koşa köyümüzün ortasından geçen asfaltın kenarına gider, kendimize uygun bir yer seçer, bir elimizle havaya kaldırdığımız bu kiraz dolu değneği yoldan geçenlerin göreceği şekilde saatlerce havada tutardık. Kirazımızı almak için frene basan arabalar bizi ne kadar heyecanlandırırdı. Ama bu arabaların camından bazen iyi bazen de tuhaf insanlar başını uzatır, kirazın fiyatını sorarlardı bize. Fiyat söylerken yüzümüz kızarırdı, ne utanır ne utanırdık anlatamam. Kimi söylediğimiz fiyatın iki katını verir gaza basar gider üstüne almaz, kimi de uzun uzun pazarlık ederdi. Nereden bilecekti o insanlar benim o kirazlı değneklerle hayallerime tırmanmak istediğimi. Biriktirdiğim paralarla ya bir oyuncak alırdım ya ayakkabı ya penye; ya da yine lunapark hayali…

 

Çocukluğu köyde geçenlerin hayatında öne çıkan şeylerden biri de hayvanlarla haşır neşir olmaktır. Bu varlıklar da ilgimi çekerdi küçük dünyamda her zaman. Evimizden iki öküz, birkaç inek hiç eksik olmazdı. Kedi, köpek, tavuk… uzar giderdi bu dört (ve zaman zaman iki) ayaklı dostlarla maceramız. Hele annem sarı kızım diye severdi bir ineğini ve sarı kız her gördüğünde kendi diliyle annemle hasbihâl ederdi.

O günlerden kalma bir alışkanlık olacak, bu dilsiz varlıklara ilgi, şefkat ve merhamet borcumuzun olduğunu düşünürüm hep. Mesela, bir kedinin çaresizliği on gündür içime dert oldu. Pendik’te, Sancak Köprüsü otobüs durağında, bir yanı beş metre duvar bir yanı vızır vızır arabaların işlediği yol olan dar bir alanda, sabahın altısında oturaklarda pineklerken gördüğüm, buz gibi havada titreye titreye uyumaya çalışan bir kediydi bu. Geçen sabah okula gelirken kedi yoktu orada ama onun için bırakılmış kedi mamaları vardı oturakta. Allah’ım o kediye bir şey olmuş olmasın, sen onu bütün tehlikelerden ve merhametsiz varlıklardan koru…

 

Kuşla başladık yazıya, kediyle devam ettik, şimdi sıra köpeklerde.

Son zamanlarda özellikle köpeklere karşı olumsuz yönde çok ciddi bir kampanya var.

Bu kampanyada bütün köpeklerin telef edilmesi yönünde görüş beyan edenler az değil. İnsanlara ve özellikle çocuklara zarar veren köpeklere gerekli müdahale yapılmalı hem bir saniye bile gecikmeden yapılmalı. Bunun konuşulacak, tartışılacak bir yanı olamaz. Ama birkaç köpekten yola çıkarak hayvan düşmanlığı yapmayı doğru bulmuyorum, merhametsizlik olarak görüyorum. Çünkü biliyor ve inanıyorum ki dünyadaki bütün canlılar bizim aklımıza ve merhametimize emanet. Daha anlaşılır ve herkesi bağlayan bir dille söyleyeyim, onlardan her iki dünyada da sorumluyuz. Bu sorumluluğun şakası yok. Belediyelerin, sivil toplum örgütlerinin, hatta bazı resmi kuruluşların artık kedilere, köpeklere, kuşlara yani hayvanlara sistematik olarak imkân ve zaman ayırması gerektiğini düşünüyorum. Ayıranlar var, onlara buradan bir kere daha teşekkür ediyorum.

 

Bir yaşanmışlıkla devam edelim.

Neyzen Tevfik ile Köpeği Mernuş’un hikâyesi bu.

Neyzen Tevfik, Abdülhamit devrinde yaşadıklarından dolayı beş parasız bir şekilde Mısır’a gitmek zorunda kalınca Kahire’de, sokaklarda tünemiş bir süre ve bir zaman sonra Bektaşi tekkesine sığınmış. Neyzen’in “Niyetsiz oruç tutuyordum.” diye tavsif ettiği bu günlerde ağzında ekmek olan bir köpek geliverir yanına.

Neyzen açlığın tesiriyle olacak köpeğin ağzından ekmeği kapıverir.

Sonra dayanamaz yarısını köpeğe geri verir. “Köpek” diyor, Neyzen, “Herhalde aramızda bir fark olmadığını düşünmüş olacak ki korkuyu atlattı ve ekmeği yemeye başladı.”

Kavgayla paylaşmanın birbirine karıştığı bu karşılaşma sadık ve sağlam bir dostluğun başlamasına da neden olur.

Neyzen köpeğin adını Ashab-ı Kehf’ten -yedi uyurlardan birinin adı olan- Mernuş koyar ve yanından hiç ayırmaz onu. Böyle bir ismin konulmasında -yedi uyurları- yalnız bırakmayan “Kıtmir”in sadakati etkili olmuş olmalı.

Neyzen Mısır’dayken paraya sıkıştığında Mernuş adını verdiği bu köpeği satar. Köpek kısa bir süre sonra yeni sahibinden kaçarak Neyzen’e geri döner. Neyzen tekrar satar, köpek tekrar kaçar ve Neyzen’i bulur. Böylelikle hem yiyecek hem içki parasını temin edermiş bizimkisi.

Neyzen Mernuş’u son olarak Mısır’dan İstanbul’a dönerken, vapur bileti alabilmek için satmış. Vapur kalkmak üzereyken bir havlama sesi… “Biliyordum geleceğini.” diyor...

Neyzen, Mernuş’un ölümü üzerine bir şiir yazar:

 

Bu engin ayrılık canıma yetti,

Başımdan aşıyor kederim Mernuş,

Bu yolda yazılmış ferman-ı kaza,

Bunu da gösterdi kaderim Mernuş.

 

Bağlanmıştım bütün kalbimle sana,

Şu fani cihanı okuttun bana.

Sen göçtükten sonra ben yana yana

Hicranla gözyaşı dökerim Mernuş.

 

Bu yolda cahilim, bildiğim kısa

Sen girdin toprağa ben düştüm yasa

Haklı haksız hatırını kırdımsa

Affet günâhımı, beşerim Mernuş! (1934)

Geçen gün bir dostumla sohbet ederken bir başka Mernuş’a gelmişti sıra.

Bedri Rahmi deyince akla hemen “Üç Dil” şiiri gelir. Ben başladım ezberimden bu şiirin en sevdiğim yerine okumaya:

 

En azından üç dil bileceksin

En azından üç dilde

Ana avrat dümdüz gideceksin

En azından üç dil

Çünkü sen ne tarih ne coğrafya

Ne şu ne busun

Oğlum Mernuş

Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

 

Önce bir gülüştük, yüzümüz eski hâlini alınca dostum sordu “Mernuş kim Hocam?”

Bir şeyler eveledim geveledim, dostum baktı ki çırpınıyorum, uzatmadı konuyu. “Ne kadar doğrudur bilmem ama Mernuş, Eyüboğlu’nun köpeğinin adıymış.”

Olabilir de olmayabilir de…

Neyse.

 

Yıllar oldu hâlâ, “Köpektir zevk alan sayyad-ı bî-insafa hizmetten.” dediği için Kemal’e kırgınım. Kurdu millî sembolü, at’ı kanadı yapan, yabanî hayvanlar aç kalmasın diye karda kışta kıyamette ıssız yerlere yiyecek bırakan bir millete hayvan düşmanlığı hiç yakışmıyor.

“Giriş” sayılabilecek bu sözlerden sonra hızlı bir şekilde Türk ve dünya edebiyatında köpeğin serencamına bakalım mı?

Bence bakalım.

Dünya edebiyatının en dikkat çekici köpek hikâyelerinden birini Dostoyevski anlatır. Usta, 1849’da Rus Çarına muhalif bir grubun üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanır, idama mahkûm edilir. Kurşuna dizilmek üzereyken cezası sürgün ve zorunlu askerliğe çevrilir. (Dosto’nun yaşadığı bu korku sonraki hayatını belirler.) Cezasını tamamlayıp Sibirya’dan döndükten sonra Petersburg’da Ölüler Evinden Anılar adlı sürgün hayatından da izler taşıyan eserini yayımlar. Eserde üç köpeğin hikâyesini anlatır: “Şarik”, “Belka” ve “Kultyapka”.

“Şarik” ve “Kultyapka”yı bir kenara bırakarak biraz “Belka”dan bahsedelim.

Dosto konuşuyor:

“Belka garip bir yaratıktı. Birisi arabasıyla hayvanın üstünden geçtiğinden beli o kadar çukurlaşmıştı ki, koşarken uzaktan Belka’yı birbirine yapışık iki beyaz hayvan sanırdınız. Zaten uyuz gibi bir şeydi, gözleri akardı, daima kıstığı kuyruğunun tüyleri dökülmüştü. Feleğin sillesini yediği için olacak, her zaman boynu eğik durmaya karar vermiş gibiydi. Cesaret edemiyormuş gibi, hiçbir zaman, hiç kimseye havlamazdı.

Koğuşlar arasında, verilen ekmek artıklarıyla yaşardı. Bizden birisini görür görmez, adam daha birkaç adım ötedeyken, hemen ‘Ne istersen yap, teslimim.’ der gibi sırtüstü yatıverirdi. Önünde yuvarlandığı her mahpus da sanki yapılması gereken bir ödevmiş gibi mutlaka hayvanın karnına bir tekme sallar, ‘Tüh rezil!’ diye söylenirdi. Belka gıkını çıkarmaya bile cesaret edemez, ancak canı çok yandıysa, boğuk, acıklı bir sesle ulurdu…

Bir kere Belka’yı sevmek istedim; bu onun için o kadar yeni, beklenilmedik bir şeydi ki, hayvancağız önce dört ayağı üzerinde yere çöküverdi, bütün gövdesi ürperdi; sonra çok duygulandığından olacak, iniltiyle ağlama arası sesler çıkarmaya başladı. Acıdığım için onu sık sık seviyordum. Sevgime iniltilerle karşılık verirdi hep. Beni ta uzaktan görünce inlemeye başlar, acıklı sesler çıkarırdı. Sonra köpekler onu surlarda parçaladılar…”

(Tanpınar’ın Huzur’da “bir köpek bu kadar mesut olmamalı” diyerek Suat’a köpek düşmanlığı yaptırmasını nasıl yorumlamak lâzım. Ne dersiniz Tanpınar Dosto okudu mu acaba, Tanpınar uzmanları ne der bu konuda? Dosto’ya gönderme olarak okunabilir mi bu sahne? Yoksa Tanpınar ironik bir dille hayvanseverliğini mi gösteriyor bize?

Bilemedim.

Okuyalım, görelim:

… Suat oldum olası böyledir. Bir gün Boğaz’da hep beraber gezinirken bir köpek yavrusunu, şartlarına göre fazla mesut diye denize attı. Zorla kurtardık. Öyle de güzel şeydi ki…

-Peki, sebep?

-Sebep basit!.. Bir köpek bu kadar mesut olmamalıymış. Suat bu! O zamanlar, ‘Canlı olan her şeye düşmanım!’ diyordu.”)

Dosto’nun gözlemlediği bu durumu yorumlaması oldukça çarpıcı:

“Zulüm bir alışkanlıktır; insanda bu alışkanlığın kökleşmesi, sonunda hastalığa dönüşmesi mümkündür. Sarsılmaz inancıma göre, en iyi bir insan bile alışkanlıkla, sanki bir hayvanmış gibi kabalaşıp o derece aptallaşabilir. Kanla, kudretle mest olur; hoyratlığı, ahlaksızlığı, içindeki kötülüğü büsbütün geliştirir; aklı, duyguları kesinlikle doğal olmayan hareketleri yadırgamaz ve sonunda bundan zevk almaya başlar.”

Usta’nın yorumu böylece uzar gider. “Belka”nın hâli Cengiz Aytmatov’un edebiyat literatürüne kazandırdığı “mankurtlaşma” kavramını anıştırmıyor mu? Bence öyle. Neron’un doğum gününü kutlamak için ateşe verilen Roma’da da buna benzer durumlara tanık olunur. Top yekûn bunları “ruhların köleleştirilmesi” kavramıyla ifade etmek, açıklamak mümkün. Kırgın olduğum Kemal de bir beytinde “idrâk” kavramı üzerinden örtük bir dille bu bahse gönderme yapar:

 

Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hürriyet

Çalış idrâki kaldır muktedirsen ademiyetten

 

Kemal kendi dilince diyor ki “insandan idrâk yetisini aldınız mı geriye ‘ruhları köleleşmiş’ veya ‘mankurtlaşmış’ varlıklar kalır. El-hak doğrudur.

Toparlayayım, “Belka” köpek hâliyle bize ders veriyor veya birilerini taklit ediyor.

Ne dersiniz?

 

Türk edebiyatında köpeği başlığa çeken ilginç hikâyelerden birini -kendisinin de “Koton” adlı bir köpeği vardır- Ömer Seyfettin “Beşeriyet ve Köpek” adıyla kaleme alır. Yazarın birçok öyküsünde bu hayvanlara rastlanır. Ö. Seyfettin’den sonra köpeklere başlık veya içerikte yer veren yazarların ilk alıma gelenleri Haldun Taner, Sait Faik, Refik Halit, Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Oğuz Atay, Ayfer Tunç, Cemil Kavukçu şeklinde sıralanabilir. Dünya edebiyatında Kafka’yı ilk sıraya yazarım. Bunun dışında aklıma gelenler Homeros, Turgenyev, Proust, Rilke, Jack London, Anton Cehov, Romain Gary gibi yazarlardır.

 

Yazıyı yıllar önce İ, Pala’dan okuyup defterime kaydettiğim bir ayı fıkrasıyla bitireyim, olur ya ders ve ibret alan olur:

 

“İki güzel insan cennette dolaşırlarken bir armut ağacının altında gururla bağdaş kurmuş bir ayı görürler. 

-‘Azizim’, der biri diğerine ‘ayılar cennete girecek miydi?’

Cevap gecikmez: 

-Vallahi, der diğeri, Üzeyir Aleyhiselam’ın eşeği, Salih Peygamberin devesi, Ashâb-ı Kehf’in Kıtmir’i (köpeği) cennete girecekler, ama doğrusu bu ayı kimin nesi olur bilmiyorum.

Karar verirler işin aslını ayıya sormaya, anlatır ayı:

-Ben ki dağların efendisiyim, eski zamanlarda görevinden uzaklaştırıldığı için Prizren’den İşkodra’ya gitmekte olan bir ‘kadı’yı yedim. Allah da beni bunun mükafatı olarak cennetine koydu.”

 

Not: Fark etmişsinizdir, yazının başlığını Nâzım Hikmet’in “Bulutlar Adam Öldürmesin” -Japonya’ya atılan atom bombasının tüm canlılar üzerindeki ölümcül etkisini anlatır- şiirinden ilham alarak koydum.

Şiirin ikinci bölümü şöyledir:

 

Koşuyor altı yaşında bir oğlan,

Uçurtması geçiyor ağaçlardan,

Siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.

Çocuklara kıyamayın efendiler.

Bulutlar adam öldürmesin. (1955)

(Keşke “adam” değil de “insan” deseydi…)

 

Hayvanlar, bu dünyanın hiç büyümeyen çocukları.

Sürekli ilgi bekleyen, sevgi bekleyen, şefkat bekleyen.

Bize ve merhametimize muhtaç olan.

Tanrı’nın, toprağın ve göğün bize emanetleri.

Onlar da hasta olur, onlar da zaman zaman hemcinslerine ve insanlara zarar verebilirler. Bu durum hepsine birden düşman olmamızı gerektirmez.

(Kendi türüne ve tüm canlılara en büyük zararı insan vermiştir ve vermeye devam etmektedir, insanı ne yapalım o hâlde?)

Barınaklar kadar “hayvan hastaneleri” de yapmalıyız. Dünyayı ve çevreyi onların da yaşayabileceği gibi düzenlemeliyiz. Doğal ortamlarını ellerinden almamalıyız. Soğukta çaresiz ve aç bırakmamalıyız onları.

Hayvanlara düşmanca bakan hiç kimsenin hayatımda, çevremde ve yanımda yeri olamaz. Bunu burada herkesin anlayacağı şekilde ve dille ifade etmek istiyorum.

Hatta böyleleri bu yazıyı da okumasınlar lütfen.

Merhametsizlik öldürür dostlar.

 

*“Hayvanlara uzun uzun bakıyorum da hiçbiri kendi türünden birinin önünde diz çökmüyor.” (Walt Whitman)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

09

arif - sahip ciktigin bir hayvan evet canli ama . kulagi kopan insan evladi allahin melekten ustun tuttugu varlik insan o bu ulkede bir deger .bir gelecek kopek ne.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 07 Ocak 16:01
10

Zzz - @arif 09 nolu yoruma cevabı: Evet eşrefi mahlukatın en üstünü olarak yaratılmış inananlar için bunda şüphe yok lakin insan olmak öyle sadece 2 kol 2 ayağa sahip olmak demek değil öyle kolay da değil ibadet le de olmuyor onu kendine yapıyorsun güzel ahlak merhamet vicdan bunlar lazım öyle ben insanım en yüce varlık benim demek le olmuyor kimse istemez bir çocuğa zarar gelmesini sadece çocuk değil yetişkine de ama siz sadece sonuçlara bakar sebepleri görmez ortadan kaldırmazsanız sorun çözülmez hayvanları hapsetmek toplu katletmek çözüm değil öldürmekle bitiremezsiniz kaldı ki bunun insani bir tarafı da yoktur nasıl bir kişinin suçunu bütün ailesine mal edemiyorsak hayvanlara da bunu yapamayız sürdürülebilir etkin çözümler ve caydırıcı cezalar uygulanabilirliği olan yaptırımlar gelmeli

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 08 Ocak 15:04
08

arif - bir laf uydurmuslar hayvani sevmeyen insani sevmez laf olsun bu laf tam tersi......insani sevmeyen köpegi sever kendini onda bulur kimi isirsam parcalasam diye merhamet olmaz .insan sekli olmayi tasiyamaz.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 07 Ocak 15:32
07

Arif - haricden gazel okumak guzel kiz cocugunun yuzunden kopek tarfindan parcalnip izin bunun hayatini ne olacagini dusunemiyen.daha dun kulagini kopek tarafindan koparilan cocugu hayati ne olacagi dusunmeyen. kopek saldirisina ugrayip korku gecirip bunalima gireni gormeyen.kopek yuzunden birbirni vurup olen hapise gireni.dusunmeyenler. sokakda kopek pisliklerine basmayan laf olsun diye konusuyorĺar. birden kopek kutsal varluk oldu.yedigin etler heykeldenmi.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 07 Ocak 15:07
04

Kerime - Gerçekten çok güzel bir yazı. Bütün insanlar yazdıklarınızı anlayabilecek durumda olsalar dünya cennet olurdu.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 28 Aralık 22:42
05

Muharrem Dayanç - @Kerime 04 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim.

İncesiniz.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 05 Ocak 18:06
03

Zbbb - Ne güzel bir yazı olmuş anlamak isteyene hayvanların var olmadığı bir dünya hayal edemiyorum bu varoluş dan kastım halini merak ettiğiniz bankta oturan bir kedi bir parkta çimlerde uyuyan köpek başka türlüsü bu soğuk ve mekanikleşmiş dünyayı daha da çekilmez kılar yapılması gerekenler yapılırsa eğer çözüm de çok zor değil öldürmek hapsetmek zulmetmek bu nefreti yaymak yapılacak en büyük yanlış olur

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 28 Aralık 21:20
06

Muharrem Dayanç - @Zbbb 03 nolu yoruma cevabı: Hayvanlar bize ve merhametimuze emanet.

Var olunuz.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 05 Ocak 18:07
01

- Muharrem’de bu yazma “idraki” olduktan sonra çok okuruz yazılarını..

Yanıtla . 5Beğen . 0Beğenme 24 Aralık 09:57
02

Muharrem Dayanç - @Eö 01 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim efendim.

Var olunuz.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 24 Aralık 14:53


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler