Polatgiller - 2

Bir önceki yazımızın devamı olarak belirtmek gerekirse, esasen konumuz Dilan Polat ile ailesi ve hatta türlü benzerlerinin de olduğunu şimdilerde öğrendiğimiz nice fenomenin bizatihi şahsı değil elbette. Kişiler özelinden öne sürebileceğimiz türlü iddianın yeri ise asla değil şu satırlar. Kaldı ki onlar hukuk dilindeki tanımıyla “Masumiyet karinesi”nin çepeçevre gölgesi altındalar.

Zira Anayasanın 38. maddesi’nde de ifade edildiği gibi; “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz”. Bu husus savaş, seferberlik ya da olağanüstü hallerde dahi sınırlandıralamayan mutlak bir temel haktır; mahkeme üyelerinin , sanığın kendisine isnat edilen suçu işlemiş olduğu önyargısıyla hareket etmemelerini güvence altına alan önemli bir ilkedir (AİHM).

Yine masumiyet karinesi’nin ayrılmaz bir parçası da “Lekelenmeme hakkı” dır. Bununla kastedilen, suç şüphesi nedeniyle hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen kişi/kişilerin bu işlemlerden dolayı onur, şeref ve haysiyetinin zarar görmemesi, toplum içindeki saygınlığının zedelenmemesi, hakkında henüz kesin hüküm verilmemiş kişi/kişilerin masumiyetine zarar verebilecek her türlü söz, yayın, haber gibi davranışlardan kaçınılması durumudur.

 Kişi hakkında yürütülen soruşturma ya da kovuşturmanın, lekelenmeme hakkını ihlal etmemesi için adli ve idari makamlar ile basın-yayın organlarına çok büyük görevler düşer. Zira toplumun bilgi alma hakkı kadar kişilerin lekelenmeme hakkı da çok mühimdir ve her ikisi arasında kurulması gereken denge mutlaktır.

 Polatgillerin hikayesinde ise bu önemli ilkelere ne derece riayet edildiği tartışma götürür vaziyettedir. Atılı suçlardan şimdi tutuklu bulunan o insanların, gözaltından tutuklanma sürecine kadar geçirdiği her karenin tek tek kayda alınıp sürekli olarak ifşa edilmesi, medya yoluyla gerçekleştirilen toplumsal bir hesaplaşma durumunu dahi akla getirebilmektedir.

 Zira bir zamanlar toplumun ekonomik hassasiyetlerinden son derece uzak bir şekilde, bencileyin, zevküsefa içinde birbiri ardı sıra gerçekleştirilmiş olan her paylaşımın acı bir karşılığıdır sanki tüm bunlar. “Sürekli izlettirme gayesi”nin, fenomen olmanın bedeli gibidir yaşananlar.

 Ayrıca hayatının herbir karesini büyük rahatlıkla kayda alan bir sosyal medya fenomeninin, bu elim anlarının da kayda alınıp topluma izlettirilmesinin bilhassa kendisi tarafından olağan karşılanması gerektiği beklentisi, oldukça hastalıklı; ama bu akış doğrultusunda tutarlılığı olan trajik bir sonuç gizler içinde.

 Normal şartlarda sıradan bir insanın yaşadığı şu zorlu süreç bunca fotoğraf karesine ya da video kaydına konu edilmez; haberi bu kadar yapılmaz; adliye koridorlarında geçirdiği her süre ile yüzünün mimiği, halet-i ruhiyesi, ağzından çıkabilecek en ufak bir sözü, duruşu, oturuşu, bakışı, yürüyüşü, sair hareketleri birer seremoni gibi vatandaşa tekrar tekrar izletilmez. Dosya özelinde kalması gereken her hukuki gelişme, soruşturmanın selameti ve kişilerin can güvenliği olduğu kadar lekelenmeme hakkının gözetilmesi açısından da kamuyla paylaşılmamasını gerektirir.

 Ancak masumiyet karinesi ve lekelenmeme hakkının, ünlüler söz konusu olduğunda ne derece ayakta kalabildiğinin ibretlik bir hali gibidir tüm bu olup bitenler.

 Her şey bir yana, insanın kendine yeter tarzda tüketim biçimi onun ihtiyacını, çok daha fazlasını tüketme isteği de hayata karşı arzusunu, hırs ve ihtiraslarını ortaya çıkarırmış ya…

Burada esasen mevzubahis olan kısa zamanda zengin ve hatta çok zengin olma ile beliren, hep daha fazlasına meylettiren rahat ve konforlu yaşam arzusu…

Ve narsisizmin körüklediği bir üstünlük tutkusu sorunu…

Küresel ekonominin sınırlı sayıdaki elite sunduğu ultra zenginlik ile  dünya nüfusunun geri kalanına yayılan ve fakirlikle baş gösteren ekonomik yıkım...

Kültürel dejenerasyon…

Birçok toplumu esir alan sosyolojik buhran…

Artan egoizm, bireysellik, sınırsız tüketim ve gösteriş hastalığı…

Aşınan ve hatta yitirilen değerlerle meydana gelen toplumsal çözülme…

Hasılı; ahlaki çöküntü…

 

Sosyal medya fenomenliği üzerinden değerlendirildiğinde bilhassa narsisizm üzerinde durmayı faydalı görüyorum.

Türkçemizde “özseverlik” olarak geçen narsisizm, psikolojide sağlıklı ve sağlıksız uygulama biçimleriyle ikiye ayrılır.

Sağlıklı olarak uygulandığında kişinin  kendine ve bedenine duyduğu sevgiyi, saygıyı besleyen özel ve istenen bir durumdur.

Ancak dozu arttığında akamete uğrayarak yerini şişkin bir egoya bırakır ki bu sağlıksız halidir.

 

1970’lerden sonra hızla arttığı gözlemlenen bireyselcilik, teşhircilik, kutsanan şöhret, kapitalist ekonominin öne çıkardığı materyalist iklim, rekabet odaklı dünya söylemi, geri plana düşen ailevi değerler, aşırı çocuk merkezli ebeveynlik gibi birçok önemli sebep sağlıklı narsisizmi bertaraf edip hastalıklı bir hal yaratmıştır.

 Hatta bununla ilgili olarak Jean M. Twenge ve Keith Cambell; “Asrın Vebası: Narsisizm İlleti” adlı eserlerinde, ABD’de gözlemledikleri sosyal değişimleri hep narsisizmin yükselişi olarak değerlendirmiş ve bu durumu dünya geneline yayılan küresel bir hastalık olarak ifade etmişlerdir.

 Yine söz konusu eserde, özellikle Amerikalı gençlerin yarısından fazlasının sosyal medyanın şöhret haline getirdiği ünlüler gibi bir hayata sahip olabilmek için YouTuber ya da influencer olma yolunu tercih ettiğinden bahsedilmektedir.

 Görsel medyada yaygınlaşan şöhret kültürü ile şöhretlilerin adeta tapınılacak varlıklar olarak karşılık bulduğu, görüntünün özü yendiği, imajın hakikatin önüne geçtiği, modernlik adı altında kişilerin bizzat kendini ifşa ettiği, ayıbın alkışlandığı, değerler yerine popülizmin kutsandığı bu iklim içinde narsisizm alabildiğine köpürtülmektedir. Bunda sosyal medya gibi araçların ne derece başat rol üstlendiği tartışma götürmez bir hakikattir.

 Sosyal medyanın doğrudan narsisizme yol açtığını kesin bir dille söyleyemesek bile bu platformun sağladığı sosyal statü ve dikkat çekme imkanını yadsıyamayız. Yapılan araştırmalar da göstermiştir ki, burada yapılan özçekim, durum güncellemeleri sıklığı, başkalarının ne yaptığını kontrol etme davranışı ile narsistik kişilik özellikleri arasında bir bağıntı vardır.

 Sosyal medyada ya da sair hayatta özdeğerleri başkalarından alacakları reaksiyona bağlı olan bu tip insanlar herhangi bir eleştirilme durumunda onlara karşı olunduğu düşüncesine kapılırlar. İşler ters gittiğinde kontrolsüz bir öfkeyle başkalarını suçlama eğilimi gösterirler. Yetersiz özfarkındalıkları yüzünden olası sorunlar karşısında duydukları öfke ile saldırgan davranışlar sergileyebilirler.

 Uzmanlara göre narsist kişilik bozukluğuna sahip kişiler çok güçlü bir haklılık duygusuna sahiptir. Mağdur rolünü üstlenip, her şeyin en iyisini yaptıklarını düşündükleri halde yine de yeterince takdir görememelerini bir kurban edasıyla gösterirler.

 Bünyelerine hapsolan o devasa benlik duygusu ve sınırsız güç ihtiyacına rağmen sergilenen böylesine bir acziyet durumu esasen onların yetersiz empatilerini, haklı çıkma ve büyüklük saplantılarını, her şeyi kontrol etme ihtiyaçlarını dile getirmektedir.

 Dilan Polat özelinde değil elbette; ama sosyal medyanın bir fenomen haline getirdiği birçok ünlü dikkate alındığında, bilimsel veriler ve uzman görüşleri ışığında narsisizmin onlar üzerinde de etkili olduğu/olabildiği anlaşılmaktadır.

 Neticede insan içinde bulunduğu çağa benzer; yaşadığı dönemin izlerini taşır. Her dönem kendi sorunlarını açığa çıkarır. Dolayısıyla yapılacak her sosyolojik değerlendirme ait olduğu devrin getirdikleriyle birlikte dikkate alınmalıdır.

 Görünen o ki bu çağın en büyük sorunlarından birisidir narsisizm; insanın köklerini tarumar eden bir zaman ve emek hırsızıdır. Oysa tam karşısında konumlanabilen durumuyla tevazu kişinin kendi özdeğerini idrak edip, daha az kendisine odaklanmasını ve bu evrenin sahibi olmayıp yalnızca bir parçası olduğunun bilincinde olmasını sağlayan çok kıymetli bir erdemdir.

 Benim Polatgiller örneklemi üzerinden genel olarak yapabileceğim temel haklara, sosyolojiye, psikolojiye ve hatta sosyal psikolojiye dönük okumalarım bunlardan ibaret…

Atılı suçlar hakkındaki hukuki paylaşımlarımız başka bir yazımızın konusu olsun.

 Sevgiyle, sağlıkla, tevazuyla kalın…

 Av.,Uzm.Arb, Aile Danışmanı ve Sosyolog

Gülben DEMİRCAN BABAOĞLU

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gülben Demircan Babaoğlu



Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler