AĞAÇ DA İNSANA BENZER  

AĞAÇ DA İNSANA BENZER

 

Birkaç ay önce, bir köyü olmalı insanın, demiştim. Olumlu ve olumsuz anlamda epeyce ses getirdi bu söylem. Uzun sürmedi sözümün saltanatı, çok geçmeden fark ettim ki eksikmiş cümle, bir de köyde evi olmalıymış köyü olanın. Evsizlik, yersizlik yurtsuzluk demekmiş.

Dededen kalma bahçe uzun bir bakımsızlığın ardından ormana dönmüştü. Temeli atabilmek için gönülsüz de olsa birkaç ağacı kesmek zorunda kaldım. Ev bitti ve topraktan aldıklarımı geri vermek için dört duvarın etrafını envaiçeşit ağaç fidanlarıyla doldurmaya başladım. İlk sırayı erikle kiraz aldı. Sonrasında armut, dut, şeftali, ceviz... Bununla da bitmeyecekmiş gibi görünüyor toprakla yeniden buluşma ve barışma seremonim. Sırada ıhlamur var, söğüt var, vişne var, kayısı var, hatta mandalina var.

Büyüklerimden biliyorum ki bizim medeniyetimiz biraz da ağaç medeniyetidir. Toprağı sarı, dalı yeşil, göğü mavi olmayan yerlerde hayata tutunamayan insanlarız biz. Yakınlardan bir yerlerden su sesi de çalınmalı kulağımıza, hatta değirmen uğultusu da. Ağaçların ortak nağmesi olan rüzgâr da eşlik etmeli bu koroya.

En kadim âdetlerden biridir bizde ağaç dikmek, büyütmek, ama onun da bir sürü ritüeli var, mevsimden tutun, ağaca uygun iklimi bulmaya kadar… Tüm ayrıntıları hesaba katmak, bunları bilmiyorsanız bir bilene sormak zorundasınız. Toprağını açmak, köküyle oraya yerleştirmek, etrafını sıkıca doldurmak ve belki de en önemlisi can suyunu unutmamak…

Ne kadar dikkatle yaparsanız yapın işinizi, kimi tutar kimi tutmaz bu fidanların (tıpkı bazı dostlukların tutması, bazılarının tutmaması gibi.) (Her türlü ihtimamı gösterirsiniz ama bazı insanlarla dostluk kuramazsınız, ne yapsanız olmaz.) (Bazılarına ise daha ilk görüşte içiniz ısınıverir.) (Aşı hemen tutuverir oracıkta.) (Hem de nedensizce.) Bazı ağaçlar topraklarını sever ve senelerce meyve vermeye devam eder (tıpkı bazı dostluklar gibi.) Ne kadar ilgisi vardır bilmem ama ağaç dikmekle dost edinmek arasında hep bir bağ kurmuşumdur.

Neyse, devam edelim.

Ne zaman toprakla uğraşsam bilge yönüm yeşermeye başlar.

Ben toprakla konuşmayı, ona hikâyeler anlatmayı severim. Ne güzel dinleyicidir toprak, kulağı ve kalbi hep sizdedir.

Toprakla paylaşmayı en sevdiğim hikâyede baş kahraman dut ağacı, hatta ağacı bile değil dut yaprağı. Yanından yürüseniz dönüp bakmayacağınız, önünüzden uçuverse başınızı çevirmeyeceğiniz kadar önemsiz ve kıymetsiz dut yaprağı.

Eskiden merak edenler sorar, büyükler onların anlayacağı dille cevap verirlermiş. Cevap hakkı büyüklerinmiş. Modern zamanlarda soru sorma hakkı bilime/bilim insanlarına geçmiştir, çünkü doğru ve yerinde sorular birçok bilinmezin gün ışığına çıkmasının ilk adımıdır. Böyledir bilimin yasası, önce soruları sorar sonra yıllarca onları cevaplamaya çalışır. Hiç bitmez sorular ve cevap arayışları. Bir insanı bilmenin yolu da sorduğu sorulardan geçmez mi? Mesela Yunus Emre ne soruyor, bir düşünün: Bu gözümden bakan nedir?

Gelelim hikâyemize.

“Bir gün çevresindekilerden biri İmam-ı Şafi’ye ‘Allah’ın varlığına delilin nedir?’ diye sormuş. İmam hiç düşünmeden ‘Dut yaprağıdır.’ demiş ‘Çünkü bu yaprağı deve yerse et olur, koyun yerse süt olur, ipek böceği yerse ipek olur.’ diye eklemiş.

İmam-ı Şafi; ‘Bu kadar inceliği/özelliği bir yaprağa sığdıran elbette biri var.’ diyerek sözlerini bağlamış. Dut yaprağına dışarıdan bakan “kafa gözü” bunları görüyorsa onu laboratuvarda inceleyen “akıl gözü” neler neler görmez. Görmüştür de. Görmeye devam edecektir de. Bilim Tanrı’nın dünyadaki gözüdür de ondan.

Ben yapraktan dala, daldan gövdeye, gövdeden toprağa indiğim için, daha en başa toprağı yazarım ve tıpkı Yunus Emre gibi “Toprakta biter küllîsi” derim, hatta “Benim yüzüm yerde gerek / Bana rahmet yerden yağar.” diye de eklerim. Tohumun ve kökün dilinden anlayan toprak. İnsanın ruhuna ufuk, bedenine beşik olan toprak. Göğe sırdaş, yıldızlara yoldaş olan toprak.

Madem toprakla, yaprakla, ipekle başladık o hâlde yine içinde ipekten kumaşların kesilip biçildiği, ölçülüp dikildiği, pazarlanıp satıldığı bir başka kıssaya kulak verelim.

“İmâm-ı A’zam Hazretleri, kendisine satın alması için ipekli bir elbiselik getiren kadına malının fiyatını sormuştu.

Kadın: ‘Yüz dirhemdir.’ deyince itiraz etti:

‘Hayır, bu daha fazla eder...’

Kadın şaşkınlıkla fiyatı yüz dirhem artırdı. İmâm-ı A’zam yine kabul etmedi. Kadın yüz dirhem daha artırdı, sonra yüz dirhem daha. İmâm-ı A’zam:

‘Hayır, bu dört yüz dirhemden de fazla eder.’ deyince kadıncağız:

‘Siz benimle alay mı ediyorsunuz?’ demekten kendini alamadı.

Bunun üzerine İmâm, kadının, malın gerçek fiyatını öğrenmesi için işten anlayan birini çağırttı. Gelen kişi, elbiseliğin fiyatını beş yüz dirhem olarak belirledi ve İmâm-ı A’zam onu bu fiyattan satın aldı.”

Bugünle karşılaştırıldığında tersine bir hayat değil mi bu? Alıcı satıcının hakkını koruyor. Niçin mi, kandıran bizden değildir de ondan. Bizden yani topraktan. Çağımızda sanata dönüştü kandırmak. Sesle kandırmak, renkle kandırmak, dost görünüp kandırmak… Oysa toprakla bağını koparmamış bir insana dünyaları verseniz yalan konuşamaz, hile yapamaz. Kan-dı-ra-maz.

 

Bu yüzden çocuklara ağaç dikmeyi öğretmek lâzım belki de her şeyden önce. Ağaçla konuşmayı, onu korumayı ve sevmeyi. Toprağın dilini yani.

Uçmak da güzeldir belki ama toprağın bize uzattığı dost elini geri çevirmemek gerek. Hayat nedir diye sorsalar, lafı uzatmadan, insanın toprakta yolculuğudur derim. Bazen üstünde (tepinerek) bazen altında (gizlenerek).

 

“Toprak, güneş ve ben…” diyerek hayatı üç kelimeyle özetleyen ustaya selâm olsun.

Bayrak şairi boşuna dememiş; “Düğünüm, bayramım, yaşım senden… / Günlerim, aylarım, yılım toprak. / Ben yürürken çıtır pıtır konuşan / Yüreğim, sanatım, dilim toprak / Yatağım, yorganım, halım toprak / Katığım, ekmeğim, balım toprak!”

 

Yazının sonuna sakladım topraklı en sevdiğim beyti;

 

Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyecek hâke nebât

Mütevâzı olanı rahmet-i Rahman büyütür

 

(“Tohum toprağa düşmeden feyze mazhar olmaz gelişip büyüyemez, yeşeremez. Kâinatın özü, göz bebeği olan insan da yüzünü toprağa dönerse, yani alçak gönüllü olursa, Allah’ın rahmeti onu büyütür, varlıkların en güzeli, en değerlisi yapar.)

 

Bu kısa açıklamanın bir de mecazî yönü var. Nasıl tohumun yeniden yeşermesi, büyümesi için toprağa düşmesi gerekiyorsa, insanın da yeniden doğması için toprağa düşmesi, aslına dönmesi, yani ölmesi gerekir. İnsan ölümlüdür, ölümsüzlük iklimine geçmek için bu dünyadan ayrılmak zorundadır. Bir de bütün bunların tasavvufî boyutu vardır ki o da “ölmeden önce ölmek”tir. Birçok mutasavvıf bazen direkt bazen metaforlar aracılığıyla bu konuyu açıklamaya çalışır ki bunların belki de en güzeli Mevlâna’nın “Tûtî ile Tâcir” (Papağan) hikâyesidir.

Gelin birlikte okuyalım hikâyeyi:

 

“Hindistan’a sefer edecek olan bir tüccar, ailesinden herkese oradan gelirken getirmesini istedikleri hediyeyi sorar. Hepsinden tek tek isteklerini öğrenir. Tüccarın çok sevdiği, güzel bir papağanı vardır, kafese kapatılmış. Sıra ona gelince, kuş, kafesinden seslenir:

‘Benim için bir şey getirme. Benden bir şey götür. Orada, ormanlarda daldan dala uçan hemcinslerime, akrabalarıma selam söyle sadece. Başka bir şey istemem.’

Tüccar, işlerini tamamlayıp memlekete dönmeden, papağanın arzusunu yerine getirmek için ormana gittiğinde, oradaki papağanlara kendi kuşunun söylediklerini iletip selâmını söyleyince, papağanlar oracıkta cansız bir şekilde dallardan yere düşüverirler. Tüccar çok üzülür, eyvah kuşcağızların ölümüne sebep oldum, demek benim kuşumun akrabalarıymış bunlar, diye düşünür.

Evine döndüğünde olanları papağana anlatır. Papağan anlatılanları dinledikten sonra bir anda cansız düşüverir konduğu tünekten. Tüccar üzülür, ‘Düşünmeden, birdenbire anlattım, kalbi dayanmadı kuşcağızın.’ diye. Kuşun cesedini çıkarmak için kafesin kapısını açar ve tam o sırada papağan kafesten fırlar ve uçup gider. Uzaklaşırken tüccara seslenir;

‘Sen selâmımı iletirken ormandaki hemcinslerim anladılar ki ben kafesteyim ve kurtulmak istiyorum. Hâl diliyle bana, kurtuluş için ancak ölmek gerektiğini anlattılar. Ölmüş gibi yaparak yere düştüler. Bu dersi anladım ve ben de hemen ölü taklidi yaptım. Ancak o zaman kafesten kurtuldum.’”

Gel de burada Yunus Emre’nin “kuş dili” kavramlaştırmasını hatırlama. Çağdaşı Mevlâna da bu dile gönderme yapmıyor mu?

 

Ve insan dünya denen zindandan kurtulmak istiyorsa toprakla dost olmalı, onun nasihatlerini göz ardı etmeden. Bunun en kısa yolu tevazu elbisesini giyinmekten geçiyor. İçindeki hiç susmayan “biraz daha, biraz daha” sesini dizginlemekten de.

Benim dünyamda toprakla dostluk, ağaç dikmekle başlar. Kuşlara, bulutlara, mavi göğe selâm durmakla yani.

Sahi en son ağacı ne zaman diktiniz?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

03

M. Ali Kalkan - En son ağacı iki hafta önce dikmiştim. ?

Abdurrahim Karakoç Ağabey'in bir şiiri var," Aşkımız sembolleşsin iğde çiçeklerinde" diye başlıyor. Dikeceğiniz ağaçlara iğdeyi de ilave edin efendim.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 21:08
04

Muharrem Dayanç - @M. Ali Kalkan 03 nolu yoruma cevabı: Diyeceğim abi inşallah.

Ellerinden öpüyorum.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 22:52
02

Derya Çakır Özdemir - Her kelimesinde kendimi buldum hocam kaleminize yüreğinize sağlık derslerinizi dinleyebildiğim için çok şanslıyım bu arada ben 3 yıl önce köyüme döndüm ve yeğenimin adını da TOPRAK koydum:) çok yaşayın varoluş...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 17:37
05

Muharrem Dayanç - @Derya Çakır Özdemir 02 nolu yoruma cevabı: Derya Hocam çok teşekkür ediyorum.

Yeğenine sağlıklı ve uzun bir ömür diliyorum.

Saygıyla

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 22:53
01

Hasan Cevher - Muharrem Dayanç hocam nasıl güzel yazmışsınız. Doğrusu çok imrendim. Keşke imkanımız olsa biz de köyümüze geri dönebilsek.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 15:59
06

Muharrem Dayanç - @Hasan Cevher 01 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim efendim.

Saygıyla.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 22:54


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler