SÖZ DEMİ

Bugüne kadarki okumalarımda edebiyat kavramına yaptığı göndermeler göz önünde bulundurulduğunda ilk ve belki en güzel imgelerden birine Yunus Emre’de rastlamış olmam tesadüf olmasa gerek.

Ulu ozan, dili ve edebiyatı öylesine içselleştirmiş olmalı ki “söz” redifli Türkçenin şaheserlerinden biri olan metninde “söz demi” tamlamasını (imgesini) kullanır. (“Kişi bile söz demini / Demeye sözün kemini / Bu cihan cehennemini/ Sekiz uçmağ ede bir söz.”)  Söyleyişin edebiyat sanatına en uygun/münasip hâli olarak düşünebileceğimiz “söz” ibaresinin “dem” kelimesiyle buluşturulması mucizevî bir birlikteliğin ortaya çıkmasına kapı aralamıştır bence.

Çünkü “dem” sözcüğünde, dilin hemen hemen her inceliğiyle/her patikasıyla birlikte düşünebileceğimiz bir anlam çeşitliliği var. Bu kelimeyi bugünden bakınca ve gerçek anlamda düşündüğümüzde fokur fokur kaynayan bir demliğin buğusunun gözümüzde canlanmaması mümkün değil.

Çay, kıvamına doğru yol alırken bu ses artmaya başlar ve bu sefer konukları (çaydaşları) aşinası oldukları diriltici kokuyla beslenen görsel bir şölen karşılar.

“Dem” ifadesini zaman olarak da düşünebiliriz. Bir sözün veya eylemin hem anlam hem değer kazanmasının yolu yerini ve zamanını bulmasından geçer. Zamanından ve bağlamından önce veya sonra söylenen sözler boşa söylenmiş söz hükmündedir ve bunların kelime yığını olmanın dışında bir hükümleri/değerleri yoktur. (Demir tavında dövülür / Ağaç yaş iken eğilir / Çocuk küçükken sevilir…) veya (“Az söz erin yüküdür, çok söz hayvan yüküdür.”)

“Yeri ve zamanı geldiğinde, gerektiği yerde ve zamanda, içinde bulunulan ortamı ve ruh hâlini göz ardı etmeden söz söyleme (söyleyebilme) hüneri” olarak düşünülmesi, edebiyatın en eski/en kadim algılanışlarından biri olsa gerek. Veya ben böyle düşünüyorum en azından. Yani ne az ne çok söylemek ne erken ne geç ne süslü ne çıplak… Bir bilgenin ifadesiyle “kelimelerin darasını alarak konuşmak ve yazmak.”

Burada (ve şu anda) yazdıklarımın, çocukluğumdan beri iç dünyamda demlendiğini fark ettim geçenlerde. Hemen her gün birkaç gazeteye bir şekilde göz atmaya çalıştığım hayatımın uyanış devirlerinde, yazılarını beğendiğim gazeteciler geçit resmi yapmaya başladı bellek denen hatıralar ikliminde. Hemen hepsinin söz ekonomisine riayet ettiğini görünce, ne yalan söyleyeyim daha bir mutlu oldum.

Mesela, Rauf Tamer’in az kelimeyle verdiği duygu ve düşünce yoğunluğuna bayılırdım o yıllarda. Hele zaman zaman ironiye kaçan küçük küçük dokundurmaları mest ederdi beni. İslam Çupi vardı bir de. Spor dilini edebiyat diline onun kadar yaklaştıran bir başka kalem çıktı mı ondan sonra emin değilim. Bugünün bakış açısıyla söylersem spor yazarlarının Tanpınar’ıydı İslam Çupi.

Onun kaleminde yeşil sahalar daha büyülü bir mekâna dönüşürdü ve benim gibi çaylak sporseverlerin başı dönerdi bu üslup/incelik karşısında. Beğendiğim diğer yazarlar da aslında dil kullanımlarıyla adını andığım bu gazetecilere benziyor. Yavuz Donat mesela, yine kelime ekonomisini içselleştirmiş yazarlardandı.

Ergun Göze de öyle. Hatta Hasan Pulur, İlhan Selçuk da.

Hayatımın gittikçe edebiyata doğru meyletmesinde bu yazarların etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Daha açık söylersem, çocukluğumda da gençliğimde de benim için ne anlatıldığından önce nasıl anlatıldığı geliyormuş. Bunu anlıyorum bugün bu konu üzerinde düşündükçe. Bilinçdışımın etkisiyle olacak, zaman zaman gerçek hayattaki gözlemlerimden hareketle kısa kısa denemeler yazıyor, az kelimeyle çok şeyler söylemeyi hayal ediyorum.

Değerli bir öğrencim derste rahatsızlandı.

Sınıfça üzüldük, merak ettik.

Migreninin tuttuğunu öğrendik daha sonra.

Merak ettiğimizi anlamış olacak ki sormadan anlattı öğrencim:

Metrobüste yolculuk yapıyormuş. Yolculardan biri bayılmış. Çantasındaki suyu düşünmeden bayılan yolcuya vermiş. O suyu serpmişler metrobüs kalabalığında havasızlıktan kendinden geçen yolcuya, kendine gelince biraz da su içirmişler.

Oysa öğrencim o suyu ilaç içmek için bulunduruyormuş çantasında. Su olmayınca ilacını içememiş. İlacını zamanında içemeyince de derste migreni tutmuş.

Birini çaresiz görünce kendi hastalığını unutacak güzellikte öğrencilerim var benim.

Bizim kampüs kedili kampüs.

Kedi dostu kampüs.

Meslektaşlarımın ve öğrencilerimin merhameti beni okuluma biraz daha bağlıyor desem abartı yapmış olmam.

Birgün yolunuzu düşürüp binaların arasında birbirinden tatlı beş yavrusuyla dolaşan anne kediyi görseydiniz bana hak verirdiniz.

Dersten sonra odamın penceresini açtım ki bir de ne göreyim. Bizim evin afacanı Pırpır’ın hemen hemen aynısı simsiyah bir kedi çimlerin üzerinde bağdaş kurmuş uzakları seyrediyor. Çimlerin üzerinde simsiyah bir kedi manzarası bana bütün yorgunluğumu unutturdu (Adapazarlılar için yeşille siyah her zaman yan yanadır…).

Kısık bir sesle “pisi pisi” dedim.

O da böyle bir çağrıyı bekliyormuş gibi bana doğru döndü, hızla pencereme yaklaştı ve kendi diliyle “mır mır” bir şeyler anlatmaya başladı.

Yaklaştığında bir gözünün kör olduğunu gördüm.

Pencereden baktığıma da kediyi penceremin önüne çağırdığıma da pişman oldum.

Yaşam alanlarını betonlarla adım adım daralttığımız bu canlıların dertlerine üzülmek değil çare olmak yakışır insan olana.

Simitçiden simidimi aldım.

“Karşıdan karşıya geçer gibi sev beni

Önce bana, sonra bana, sonra yine bana bak.” dizelerini okuyarak, bir sola bir sağa bakarak yolun karşısına geçiyordum ki ayağımı burkmayayım mı?

Diyeceksiniz ki asfaltta çukur olur mu, ayak mı burkulur?

Olurmuş, asfaltta çukur olurmuş, insan ayağını burkarmış.

Günlerden cuma.

Marmaray’la Beykent’e yolculuğumun ilk raundunun ortasındayım.

Daha sonra metrobüse binip ikinci etabına geçeceğim üç saatlik bu yolun.

(Yıllar yorgun ben yorgun anlayacağınız.)

Maltepe durağında kompartımana bir beyefendi bindi.

Orta boylu, sarışın ve düzgün giyimliydi.

Elindeki poşetinden üç yara bandı kutusu çıkarıp konuşmaya başladı.

Söylediklerini “Üç kutu yara bandı on lira, arzu edenlere takdim edebilirim.” diyerek tamamladı.

Yanımda oturan beyefendi cebinden çıkardığı kâğıt paralar arasından elli lira çekti, el işareti yapıp satıcıyı yanına çağırdı. Kendisine uzatılan üç kutudan birini aldı, elli lirayı uzattı. Satıcı para üstünü vermeye davranınca “Tamam.” dedi. Mahcup bir vücut diliyle parayı alan satıcı, satış yapmayı bırakıp bir sonraki durakta Marmaray’dan indi.

Marmaray yavaş yavaş hareket edince gözlerim durakta satıcıyı aradı ama kuş olup uçmuştu bu İstanbul beyefendisi. Tasası bana konmuştu bu incelik kokan manzaranın.

“İnsanın içinde uç veren yaralar yara bandı satmak zorunda bırakır insanı.” dedi içimdeki ses.

Gözlerimle teşekkür ettim benim düşünemediğimi yapıp yara bandı kutusunu cebine koyan yolcuya.

Bir kere daha inandım ki evren atomlardan değil hikâyelerden oluşuyor, içimizde ve dışımızda demlenen hikâyelerden.

Biri gelip onları yazana kadar toprak da huzur bulmuyor gök de.

Yazdım ve küçücük de olsa rahatladım.

Çünkü insan dedikleri de dünya dedikleri de dille nefes alıyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?