ANNEME MEKTUP

ANNEME MEKTUP

 

Birçok kavramı yayla genişliğindeki tahtaya, bütünü bir daire oluşturacak şekilde yazdım.

Bunlar insanı ve doğayı direkt ilgilendiren hayatı ve yeryüzündeki canlıların yaşam kalitesini büyük oranda belirleyen ana kavramlardı. Liste “sağlık”, “güvenlik”, “ekonomi”, “yöneticiler”, “devlet adamları”, “bilim insanları”, “öğretmenler” şeklinde uzayıp gidiyordu. Yazma eylemini bitirdikten sonra bunları, içine yazıldıkları dairelerin çizgileri birbirine değecek şekilde (Genç kızların papatyalardan yapıp başlarına taktıkları taçlar/çemberler gibi.) görselleştirdim. Tahtanın yüzü estetik olarak da hiç fena olmadı. Son olarak hepsinin ortasına, bunların ortak paydası olacak şekilde kocaman ve büyük bir daire çizip bıraktım. Bu boş dairenin içini öğrencilerimle birlikte dolduracaktık.

Yüzümü sınıfa döndüm, cân yoldaşlarım alışmış oldukları veçhile benden gelecek soruyu beklemeye başlamışlardı. Çünkü bir süre susarak tahtaya bir şeyler karaladığım zamanların akabinde peş peşe ve bilgece sıralanmış sorularla karşılaşmaya alışmışlardı. Şaşırtan, kafa karıştıran, huzur bozan, sorgulatan, düşündüren, bulduran, ufuk açan, yer yer susturan, zaman zaman konuşturan…

(Sorular ki düşünmeye, düşünceye giden yolun ilk kapısı; ilk basamağıdır. Büyümeye giden yolun da…)

Sınıftaki her şey yerli yerine oturduktan sonra sıra bendeydi. Tek tek ve tane tane kelimelerle sorumu sordum: İnsan hayatının kalitesini belirleyen bütün bu unsurların (Sağlık, güvenlik, ekonomi, yöneticiler, devlet adamları, bilim insanları, öğretmenler vb.) temel niteliklerini belirleyen ana unsur/olgu/kavram nedir?

Bu, ortadaki boş çembere ne yazılacak demekti aynı zamanda.

Önce derin bir sessizlik oldu sonra yavaş yavaş cevaplar gelmeye başladı. Entelektüel bir coşku hâkimdi her sıraya. Tartışmanın ateşi yavaş yavaş sönmeye başlayınca bütün bu olguların ortak paydası olarak boş bırakılan daireye farklı renkte bir tebeşirle ve büyük harflerle EĞİTİM yazdım.

Sağlığın da güvenliğin de ekonominin de yöneticilerin de öğretmenlerin de bilim insanlarının da hâsılı insanın da dünyanın da kalitesini/niteliklerini belirleyen ana unsur “eğitim”di. Ortak paydada ve noktada buluşmuştuk çocuklarla. (İşin hamasetine kaçmadan.) İyi eğitim almamış bir sağlıkçı düşünün ya da temel eğitimlerini bile tamamlamamış bir asker veya polis, dedim. “Ekonominin öncül kavramlarından haberi olmayan bir ekonomist de düşünebilirsiniz, yöneticiliğin en temel düsturlarından haberi olmayan yönetici de!” diye ekledim.

Kendi alanını doğru dürüst bilmeyen, bildiklerini de dünyadaki gelişmelerden hareketle güncellemeyen öğretmen de akademisyen de düşünebilirsiniz arkadaşlar, dedim; sustum. (Şimdi olsa ilahiyatçıları da mutlaka eklerdim.) Çünkü bundan daha kötüsü, olumsuzu olamazdı bence. Okumayan, araştırmayan, yeniliklerden ve değişimlerden haberi olmayan bir eğitimciden daha kötü ne olabilirdi?

Neyse devam edelim.

Hayattaki her şey bir yerden sonra geliyor eğitime dayanıyor. Nitelikli bir eğitimle olgunlaşmayan hiçbir meslek sahibi işinde/kariyerinde başarılı olamıyor. İnsanları ve toplumu bir süre oyalayarak başarılı görünenler de çok geçmeden bataklığa saplanıyor. Daha anlaşılır bir şekilde söyleyeyim:

Eğitimin tasarrufu olmaz abiler.”

 Malum â, serde öğretmenlik var.

Modernleşme hareketlerini anlatırken birinci sıraya hep eğitimi (Sonra gazete ve gazeteciler gelir ki onlar da bir yere kadar eğitimin olmazsa olmazlarıdır.) yazdım.

Aslında modernleşme tarihi demek, eğitim tarihi demek bir yere kadar. Açılan yeni okullar, yapılan okul binaları, öğretmenlerin yetiştirilmesi, okutulacak kitapların hazırlanması, buralarda eğitim görecek öğrencilerin alacakları eğitime uygun hâle getirilmeleri, bunlarla birlikte eğitimin olmazsa olmazlarından olan kütüphane ve laboratuvarların kurulması gibi unsurların dikkatle takip edilmesi aslında bir milletin/devletin röntgenini çekmek gibi bir şeydir. Bu röntgen yalan söylemez, yanıltmaz.

Sadece anlatmadım yıllarca bu faaliyetlerin mutfağında bulundum.

Burada ayrıntısına girmek istemem ama ilk modern eğitim kurumlarının hemen hepsinin askerî amaçlarla kurgulanıp açıldığını biliyorum. Mühendislikten tıbba kadar istisnası yok bunun.

Eğitim-öğretim faaliyetleriyle ilgili o kadar çok yazı yazdım ki birçok dersimde ve konuşmamda bu bahsin önemine o kadar çok değindim ki öğrencilerim zaman zaman beni edebiyatçı kimliğimden çok eğitim tarihçisi vasfımla anar hâle geldiler.

Küçük bir bölümü buraya almak isterim:

 

[“Eğitim ve Öğretim

Modernleşme olgusunun hazırlayıcı temel faktörlerinden biri de eğitimdir. Osmanlı modernleşmesinde eğitimin oynadığı rolü doğru tespit edebilmek için önce eğitimin Tanzimat’a kadarki genel durumuna göz atmak gerekir. Tanzimat dönemine kadar Osmanlı’da üç tip eğitim-öğretim kurumu görülür:

Dinî Öğretim Kurumları: Sıbyan Okulları (İlkokul), Medreseler (Orta ve Yüksek Öğretim Kurumları)

Askerî ve Teknik Okullar: Mühendishâne-i Bahrî-i Hümâyun (1773), Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyun (1793), Tıphâne-i Amire Cerrahhâne-i Mamûre (1826), Mekteb-i Ulûm-ı Harbiye (1834), Muzıka-i Hümâyun (1834)

Genel Öğretim Kurumları: Mekteb-i Maârif-i Adliye (1838), Rüşdiyeler (1839), Mekteb-i Ulûm-i Edebiyye (1839)

Yenileşme hareketleri bağlamında eğitim ve öğretim alanındaki ilk düzenlemeleri, II. Mahmut’un ilköğretimi zorunlu hâle getirmesi ile başlatmak mümkündür. Öğretmen-öğrenci, mekân (okul binası, sınıf), eğitim araç-gereçleri gibi eğitim ve öğretim için gerekli olan temel gereksinimleri karşılamadan ilköğretimi zorunlu hâle getirmenin hedeflenen değişim ve gelişimi sağlaması zordur. Fakat o zamana kadar vakıflar eliyle yürütülen ilköğretim faaliyetlerine devletin bir şekilde el atması yenileşme tarihi açısından oldukça mühimdir.

Bu ilk teşebbüsten sonra eğitim alanında yapılan resmî çalışmaları ana hatlarıyla şöyle sıralayabiliriz:

-1821’de Tercüme Odası,

-1845’te eğitim işleriyle ilgilenmek için Meclis-i Maârif-i Muvakkat,

-1846’da sıbyan, rüştiye mekteplerinin ıslahı ve açılması düşünülen dârülfünûnun (üniversite) ilk hazırlık çalışmalarını yapmak için Meclis-i Maârif-i Umûmiyye,

-1846’da bugünkü Millî Eğitim Bakanlığı’nın ilk şekli olan Mekâtib-i Umûmiyye Nezâreti,

-1851’de, 1846’da ilk çalışmaları yapılan ve binasının temeli atılan dârülfünûnun müfredat programı ve kitaplarının hazırlanması için Encümen-i Dâniş,

-1857’de, Batı eğitim sistemine uygun tarzda Maârif-i Umûmiyye Nezareti kurulur,

-1869’da ise Maârif-i Umûmiyye Nizâmnâmesi hazırlanır.

Bütün bu çabalar içinde Tercüme Odası (Kalemler) ile Encümen-i Dâniş yeni bir edebiyatın ortaya çıkışında oynadıkları roller bakımından diğerlerine göre biraz daha öne çıkarlar…”]

 

Amacım sizi bunaltmak değil ama mevzu böylece uzar gider.

Hele bir de ilk üniversitenin (Dârülfünûn) kuruluş hikâyesi vardır ki her hatırladığımda içim cız eder. Yüzlerce yıllık birikimin ilk meyveleri (ilk mezunları) yavaş yavaş alınmaya başladığında başta Çanakkale olmak üzere I. Dünya Harbi’nde açılan cephelerde vatanları için fedâ-yı can eyler bu taze fidanlar hem de seve seve. Hatta bazı okullar uzun süre mezun veremez.

Cumhuriyetin kurulması ve akabinde atılan adımlar benim için bir eğitim seferberliği mesabesindedir; çok değerlidir, kıymetlidir. Sonuna kadar saygıyı ve takdiri hak eder. Emeği geçenlerin hepsini burada rahmetle anıyorum.

Gelelim en can alıcı asıl soruya:

Bütün bu eğitim faaliyetlerinin bana ve aile büyüklerime yansıması ne oldu?

 

Merak edenler için birkaç söz söylemek isterim.

Anadolu’nun batısında, İstanbul’un burnunun dibinde doğup büyüyen aile büyüklerim; bu Anadolu aydınlanmasından ne kadar yararlanabildiler?

Sözü uzatmadan hemen söyleyeyim.

Bütün bu çabalardan, fedakârlıklardan, aydınlanma faaliyetlerinden bana düşen pay okuma yazma bilmeyen bir anne oldu. (Aklınızdan geçeni biliyorum; Yunus dedem, kız çocuklarının okumasına karşı değildi. Asla ve kat’a değildi. İmkânsızlıklar ve bir dağ köyünde yaşıyor olmanın mahrumiyetleri…)

Siz, okuma yazma bilmeyen bir annenin çocukları karşısında hissettiği üzüntüyü (Yazmak istemiyorum ama yazmalıyım: “ezikliği”) nereden bileceksiniz?

Bu yüzden ahir ömrümde en büyük hayallerimden biri, anneme mektuplar yazmak.

Bu yazı, o mektupların mukaddimesi olarak görülebilir.

İlk dersim tabiat dersi olacak.

Hamit’in kulakları çınlasın.

Annem tabiatın kızıydı her şeyden önce. Çiçeklerle, böceklerle, ağaçlarla, meyvelerle, sebzelerle dosttu. Ne güzel bahçeler yapardı kendisine her cinsten, her türden; ektikleriyle, biçtikleriyle, rengârenk. Sadece değirmenin değil; derenin, suyun, yağmurun, rüzgârın, ağacın, yaprağın, hatta toprağın ve göğün dilini bilirdi. Tabiatın çocukları olan hayvanları kedisiyle, köpeğiyle, kuşuyla çok severdi.

Hani şair “Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk”tan bahseder ya bir şiirinde, işte bu şiirden ilham alarak ben de diyorum ki biz yarı modernlere, tabiat dersinden sınıfta kalmışlara; haşhaş çiçeğini, çoban yastığını bilmeyenlere yol göstersin isterim bu mektuplar.

Çocukluğum olacak bu mektuplarda, kırlarda bayırlarda geçen. (Ihlamur kokulu, kızılcık renkli, papatya desenli.)

Ailece hayata tutunduğumuz bakkal olacak, değirmen olacak.

Bahçemizin kenarından geçen dere olacak. (Selleriyle, su taşkınlarıyla.)

Bana suyunda çimmek yasak olan Sakarya Nehri olacak.

Gençlik yıllarımda dallarında pineklediğimiz erik ve kiraz ağaçları olacak.

Annemin düştüğü ve ölümden döndüğü kocaman armut ağacı olacak.

Çocukları gibi sevdiği tavuklar, inekler olacak; sarı kız olacak.

Okuduğu maniler, türküler, anlattığı masallar, hikâyeler olacak.

Bana ve çocuklarıma tavsiyeleri (vasiyetleri) olacak.

Bana -ve dolayısıyla annemin en büyük hayaline- ket vuran abilerimle ilgili bir cümlesi var ki o üç kelime benim için dilin cehennemidir, o da olacak.

Mezarında kendisiyle yaptığım konuşmalardan birine de yer veririm belki bu mektuplarda, kim bilir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

02

Mustafa Erbaş - Yüreğine sağlık hocam. Çok iyi düşünmüşsün,o mektupları mutlaka yaz,ihmal etme. Bu hem senin ruhuna ferahlık verir hem de kalanlarına örnek olur. Annene Allahtan rahmet diliyorum,o güzelliklere layık bir insandı.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 08 Temmuz 21:51
03

Muharrem Dayanç - @Mustafa Erbaş 02 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim Mustafa abi.

Bu topraklarda böyle insanlar da yaşadı demek için yazmak istiyorum.

Ellerinden öpüyorum.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 09 Temmuz 06:19
04

Muharrem Dayanç - @Eö 01 nolu yoruma cevabı: Annesiz kalan ölür.

Teşekkür ederim.

Saygıyla.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 09 Temmuz 06:21


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?