ÖLÜM İLE AYRILIĞI TARTMIŞLAR ELLİ DİRHEM FAZLA GELMİŞ AYRILIK  

ÖLÜM İLE AYRILIĞI TARTMIŞLAR

ELLİ DİRHEM FAZLA GELMİŞ AYRILIK

 

-Mehmet Ali Kalkan’a ithaf-

Turgut Uyar’dan ilham alarak bir bahar günü yolunuzu Geyve Boğazı’na düşürün.

Her bahar yeniden çiçeklerle süslenen yamaçlara; kuşlarla, börtü böcekle nağmelenen derelere; envaiçeşit yapraklarla renklenen dağlara ve kelebeklerle, papatyalarla bezenen bayırlara uzun uzun bakın.

Hatta vaktiniz varsa rüzgârın şöyle hafiften bir esmesini bekleyin.

Yerinde duramayan ağaçlar göreceksiniz.

Ihlamur, kestane, kızılcık, meşe, gürgen, defne, çam, akasya kokuları hep birlikte ciğerlerinize dolacak. Bu ince havayı yüreğinizde hissedeceksiniz. Yeşilin her tonuyla yüz yüze geleceksiniz sonra. Unutmadan söyleyeyim, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği bu coğrafyaya biraz daha derinden nüfuz etmek, bu büyülü bitki örtüsünde keyif çatan insanları aracısız ve yakından tanımak istiyorsanız, hemen her köşeden yükselen türkü ve mani seslerine kulak veriniz. Bunlar, Türkçenin konuşulduğu coğrafyalarda toprağın ve insanın gizil sesidir.

Toprağın ekilip dikildiği zamanlardı.

Tarlaların temizlenip ekime hazırlanmasına, sürülmesine; tohumların uçsuz bucaksız ovalara öbek öbek saçılmasından ürünlerin yeşermesine; başakların olgunlaşıp sararmasından harman yerinin hazırlanmasına kadar hemen her yerde kadınların sesi duyulurdu. Bu ses sadece insanın, toprağın değil ormanın, derenin, kuşların, kedilerin, köpeklerin hatta bereketin de sesiydi. Yanık yanık, kavruk kavruk gelmesi, içinize dolması ondandı. Bağrınızı yaksa da umut yüklüydü bu ses, bahar kokardı.

Oysa edebiyat tarihimizde kadının şiir yazan (söyleyen) değil, kendisine şiir yazılan olduğu düşüncesi hâkimdir daha çok. Biz de üzerinde fazla düşünmeden, bahsi sorgulamadan yıllar yılı buna inandık. (Oysa, Didem Madak, Melisa Gürpınar, Gülten Akın, Birhan Keskin, Lâle Müdür, Nilgün Marmara bu yargıyı yerle bir edeli bir hayli zaman oldu… Hele Didem, hele Didem…) Böyle bir yargıyı dillendirirken “Türkler, şair millettir.” aforizması da bizi dizginleyemedi. Oysa bu aforizma, Türk erkekleri demiyor, Türkler diyor, bahsin içine kadınlı erkekli bütün bir ulusu katıyordu.

Anonim edebiyatımızın en özgün, en bize ait türlerinden olan manilere ve türkülere dikkatle kulak verildiğinde, bunların özündeki sesin cinsiyeti hemen anlaşılıyordu. Mani-türkü söyleyen/atan erkekler de vardır elbette ama bu türün sahibi kadınlardır daha çok Anadolu’da. Bunu herkes bilir. Mani yakamamak, türkü söyleyememek telafisi imkânsız bir kusurdur aynı zamanda. (Bir düğünde, imecede size bir mani atıldıysa ve siz ona karşılık veremediyseniz, bir daha kolay kolay o toplumun huzuruna çıkamazsınız. Şaka yapmıyorum, gördüklerimi anlatıyorum.) Çünkü bu tür incelik ister, zeka ister, hazırcevaplık ister, örtük dil ister, yaşanmışlık ister, yanık bir yürek ister… Toprakla ve doğayla haşır neşir olmak ister, hatta güzel ve gür bir ses ister… Dolayısıyla kadınlar bu toprağın, bu coğrafyanın, bu ovaların, bu dağların isimsiz şairleridir. Dili ince bir duyarlıkla besleyen bereket ve nezaket pınarlarıdır.

Kadınlar kendilerine şiir yazılan varlıklar oldukları kadar, şiir söyleyen, hem de en incesinden türkü-mani yakan varlıklardır da. Hemen itiraf edeyim ki, edebiyatçı olmamda yedi kız kardeşle birlikte babaannemin ve annemin büyük katkısı vardır. Ben türkünün, maninin, Yunus ilâhilerinin, destanların içine doğdum. Bunları duymamın mekânı sadece ev ortamı olmamış, bu ses tabiatın her yerinden kulağıma çalınmıştır. Bilen bilir, mısır ekerken, buğday biçerken, harman yaparken söylenen/atılan türkünün tadı da rengi de bir başkadır. Çünkü orası hayatın içidir, kalbin ortasıdır, yapaylıkların darasının alındığı söz ve ses meydanıdır.

Konu mani-türkü olunca kendisini mutlaka andığım, içinde yarım asırlık yaşanmışlık bulunan bir Karaçam manisine burada kısaca değinmesem olmaz.

Ben bir çeşme yaptırdım

Arkası parmak parmak

Karaçam’dan kız almak

Cennetten gül koparmak

 Kırk yıldır edebiyatla, özellikle şiirle haşır neşir olan dimağım “Cennetten gül koparmak” imgesinden (benzetmesinden) daha güzeline çok az rastladı.

Madem öyle, bugüne kadar okuduğum binlerce mani içinde en sevdiğimi de buraya yazayım, belki bilmeyen duymayan vardır.

A benim bahtı yârim

Gönlümde tahtı yârim

Yüzünde göz izi var

Sana kim baktı yârim

 

Sevdiğinin yüzündeki yabancı göz izlerini bile görecek, fark edecek ferasete, inceliğe ve anlayışa şapka çıkarılır.

 Hayatım türkü dinlemekle geçti. Öyle dizeler duydum ki bir ömür beni terk etmedi. İşte bunlardan bir kısmını burada sizinle paylaşmak isterim, bakalım siz nasıl bulacaksınız?

*Bir fındığın içini yâr senden ayrı yemem.

*Şifa istemem balından.

*Zalimin talim ettiği yola minnet eylemem.

 Rızkımı veren Hüda’dır kula minnet eylemem.

*Bizim pencereler yele karşıdır.

 Muhabbet dediğin karşı karşıdır.

 Girebilsen bu sinemde neler var.

 Gülüp oynadığım ele karşıdır.

*Sabahınan esen seher yeli mi,

 Benim gönlüm divâne mi, deli mi?

*Kime kin ettin de giydin alları,

 Yakın iken ırak ettin yolları,

 Mihnetine yetirdiğim gülleri,

 Varıp gittin bir soysuza yoldurdun.

*Kuduretten verdi balı

 Bahanesi oldu arı

 Şimdi dinle âh-u zârı

 Arı inler bal içinde

*Aşk kâğıda yazılmıyor Mihriban.

*Beni değil kendini de,

 Unutursun Mihriban’ım.

*Bu dünyada sevdiğini almayan,

 Ne yaşamış ne yaşıyor ne yaşar.

*Uzaktır yolların dolandım geldim,

 Tatlıdır dillerin bağlandım kaldım,

 Günahı boynuna işte ben öldüm,

 Gönlüm ataşlara yandı gidiyor.

*Eski libas gibi aşığın gönlü,

 Söküldükten sonra dikilmez imiş.

 Güzel sever isen gerdanı benli,

 Her güzelin kahrı çekilmez imiş.

*Ben güzel görmedim senden ziyade.

 Bugün güzelliğin dünden ziyade.

*Ölüm ile ayrılığı tartmışlar,

 Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık.

*Denizde karartı var bu gelen kayık mıdır?

 Ben özledim yârimi ağlasam ayıp mıdır?

*Cahildim dünyanın rengine kandım.

*Almanya acı vatan,

 Adama hiç gülmeyi.

 Nedendir bilemedim,

 Bazıları gelmeyi.

*Hüseynim geçiyor gençlik çağları,

 Ya beni de götür ya sen de gitme.

*Koyverdin gittin beni,

 Allah’ından bulasın.

 Kimse almasın seni,

 Yine bana kalasın.

*Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış,

 Yağmurun güllere yağdığı gibi.

*Bir fırtına tuttu bizi, deryaya kardı,

 O bizim kavuşmalarımız â yârim mahşere kaldı.

*Arabaya taş koydum, ben bu yola baş koydum,

 Seni gelecek diye sol yanımı boş koydum.

*Yine gam yükünün kervanı geldi,

 Çekemem bu derdi bölek seninle.

*Yâr ismini desem olmaz,

 Düşer dillere dillere.

*Bahçada yeşil çınar,

 Boyun boyuma uyar,

 Ben seni gizli sevdim,

 Bilmedim âlem duyar.

*Şurda bir garip ölmüş,

 Kuşlar yasına gider.

*Yollar seni gide gide usandım,

 Ayağıma diken battı gül sandım.

*Çanakkale içinde vurdular beni,

 Ölmeden mezara koydular beni.

*Bir tükenmez derde düştüm Ahmedum.

 (Oy ana oy ben ne edeyim / Bu derd ile nerelere gideyim.)

*Yıktılar kalamızı,

 Sürdüler balamızı,

 Daha can boğazdayken,

 Verdiler salamızı.

*Aşağıdan yukarıdan,

 Yolun sonu görünüyor.

*Pencereden kar geliyor,

 Gurbet bana zor geliyor.

*Neyinden korkayım kışın,

 Yazın yağar kar başıma.

*Elma al olanda gel,

 Ayva nar olanda gel,

 Hasta düştüm gelmedin,

 Bari can verende gel.

*Bunca gamı bunca derdi,

 Mevla’m yalnız bana mı verdi?

*Şu karşıki dağda kar var duman yok,

 Benim sevdiceğimde din var iman yok.

*Seher yeli bizim ele gidersin,

 Nazlı yâre küstüğümü söyleme,

 Ne hallere düştüğümü sorarsa,

 Bağrıma taş bastığımı söyleme.

*Yâre gidin turnalar,

 Selâm edin turnalar,

 Dermansız derde düştüm,

 Bu dert beni yaralar.

 

Uzar gider, bu dizeler.

 Yazıyı bir Kayseri türküsünün hikâyesiyle toparlayalım.

Emir Kalkan’ın anlattığı bu hikâyeyi her okuyuşta ağlarım. On yedi yaşında öksüz bir kızın çaresizliğine ağlamak ayıp değil be dostlar. (Cennet yüzü görmesin onu ağlatanlar…)

1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi’nden perişan bir şekilde çıkan Anadolu insanının acısını ve mağduriyetini bir nebze olsun gidermek için şehit kızlarıyla evlenenler askerlikten muaf tutulur. Bu haktan yararlanmak isteyenler içinde, aslen “Gesi”li olup İstanbul’a göç eden, kükürt, cam, kereste ticareti yapan bir ailenin askerlik çağına gelmiş “sünepe, hasis, paragöz” oğlu, “Aziziye”li on yedi yaşında bir şehit kızı ile evlendirilir.

Bundan gayrısını Emir Kalkan’dan dinleyelim:

“Oğlanı askerlikten kurtarmak için yol aramalar.

Ve bulunan yol: Bir şehit kızıyla evlenmesi gerek.

Ve seçilen kurban; ağzı var dili yok, yer yurt bilmez, Aziziyeli mahzun ceylân.

Aziziye ile Gesi arası yakın.

Bir at arabasıyla iki yaşlı kadın gider Aziziye’ye. Dünür düşülür.

Şehit kızı, tüccar oğluna verilir.

Düğün dernek yok. Sürme kına, yok.

Alıp Gesi’ye getirirler duvaksız kurbanı.

Bir göz damın içine atarlar.

Ve tüccar oğlu sinsi, sefih, yeniden İstanbul’a, işinin başına gider.

Gidiş, o gidiş.

Bilmediği, tanımadığı gurbet köyünde bir başına kalır şehit kızı.

Zulmet, zillet, zulüm; perişan, yıkık, yitik.

Bekler boynunu büküp.

Bekler, bekler, aylar, yıllar, yıllar. Ne İstanbul’a gidenden haber var ne Aziziye’deki anadan.

Ne derdini açacak bir kimsesi ne sahip çıkacak bir yakını var.

Ağıtlarla avunmaya çalışır. Dillere, beyitlere döker çektiği zulmü.

Her biri dokunduğu yeri yakıp kavuran yüzlerce kahır dizesi…

Şehri çevreleyen bağ evlerinin toprak damlarında, gökyüzünü seyrederek uyuyan çocuklar, yaz gecelerinin serin sabahlarına hep bu yanık türküyle uyanırlar.

Gür ve görkemli ceviz ağaçlarının, birbirine karışmış meyve dallarının arasından süzülüp gelen, yorgun, kırgın, ezgin, sitem dolu bir kahır türküsüdür bu:

Gesi bağlarında bir oylum kaya

Düşmüşüm derdine ne diyon bana

Bir yüzük gönderdim yadigâr sana

Tak tak parmağına dar mı geliyor

Öksüzü alması ar mı geliyor!... <![if !supportFootnotes]>[1]<![endif]>

 

Bugüne kadar kulak verdiğim türküler içinde “Öksüzü alması ar mı geliyor!” dizesi kadar yakıcısını az gördüm. İşte tam da bu yüzden türküler bizim romanlarımız, hayatlarımıza tutulan aynalar. Çünkü her türkü halk muhayyilesinin çektiği bir fotoğraf gibidir. Bazen bir ân’a, bazen bir insana (bir öksüze), bazen bir olaya (hastalık, savaş), bazen bir acıya (ölüm), bazen bir nesneye (bir fındığın içi), bazen bir düşe/hayale (sevgili/sıla), bazen bir sırra (gizli sevda) odaklanır. Neye odaklandıysa hayatın içinden onu alır sözle ve musikiyle yeniden kanatlandırır. Yüzyıllar ötesine taşır mesela, insandan insana, diyardan diyara, yürekten yüreğe ulaştırır. Hem de en az kelimeyle sözü uzatmadan, dili kanatmadan.

Bedri Rahmi Eyüboğlu ve cânım abim Mehmet Ali Kalkan’la noktayı koyalım:

“Âh bu türküler

Türkülerimiz

Ana sütü gibi candan

Ana sütü gibi temiz

Türkülerde tüter dağ dağ, yayla yayla

Köyümüz, köylümüz, memleketimiz.

Âh bu türküler

Köy türküleri

Dilimizin tuzu biberi

Memleket ahvalini onlardan sor

Kitaplarda değil, türkülerde ara Yemen'i

Öleni, kalanı, gidip gelmeyeni...

Ben türkülerden aldım haberi.” (“Türküler Dolusu”, Bedri Rahmi)

“Gözlerin yangın yeri,

Ne olmuş sana böyle?

Bırak gamı kederi,

Bana bir türkü söyle.

 

Dinle kalbimi bir yol,

Yandığım sevdayla dol,

Su başında keklik ol,

Bana bir türkü söyle.

 

Âhh şu başım boran yar,

Dilim susar can susar,

İflah olmaz yaram var,

Bana bir türkü söyle.

 

Doğan günü güldürmüş,

Belik belik aşk örmüş,

On yedi bahar görmüş,

Bana bir türkü söyle.

 

Sevgimi bile bile,

Yol işledin mendile,

Merhaba de aşk ile,

Bana bir türkü söyle.

 

Dört yanımı yak, kavur,

Külümü çöle savur,

Mızrabını güle vur,

Bana bir türkü söyle.

 

Geceye sabah demem,

Sevdaya günah demem,

Kurşun değse âh demem,

Bana bir türkü söyle.

 

Oyy neremden neremden,

Hasret tüter yaremden,

Aslı ol da Kerem’den,

Bana bir türkü söyle.

 

Şöyle karşımda dur da,

Çağır, söyle ardarda,

Fırtınalar kopar da,

Bana bir türkü söyle.

 

İster yağmurlar dinsin,

İster yıldızlar sönsün,

Dağların başı dönsün,

Bana bir türkü söyle.

 

Yunus’ca yana yana,

Topraktan asumana,

Balkan’dan Türkistan’a,

Bana bir türkü söyle,

Sen bana Türk’ü söyle... (“Sen Bana Türkü Söyle”, Mehmet Ali Kalkan)

 

[1]Emir Kalkan, “Yandım Ataşlara Söyünmem Gayrı”, Kanatsız Kuşlar Şehri, Ötüken Yayınları, İstanbul 2002, s. 9-12.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

05

Sivaslı Biri - Hepsi öylesine içli türküler ki... Muharrem Hoca'yı nasıl Geyve'ye kaptırdık?

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 11 Haziran 22:14
06

Muharrem Dayanç - @Sivaslı Biri 05 nolu yoruma cevabı: Ben de fahri bir Sivaslıyım.

Ha Gürün ha Geyve.

Saygıyla efendim.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 11 Haziran 22:52
04

Edebiyatçı - Hocam elinize ,dilinize , yüreğinize sağlık bam teline dokunan ,ağlatan bu güzel yazı için çok teşekkür ederim Türkülerle büyüyen biri olarak türkünün bizde yeri çok çok önemli

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 11 Haziran 11:54
07

Muharrem Dayanç - @Edebiyatçı 04 nolu yoruma cevabı: Ben teşekkür ederim.

Ağlamak arınmak ve insan kalmaktır.

Saygıyla.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 11 Haziran 22:54
03

Edebiyatçı - Hocam yüreğinize,elinize ,dilinize sağlık .Bu güzel yazı için teşekkür ederiz Bam teline dokundunuz ağlattınız

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 11 Haziran 11:50
01

Saadettin Yıldız - Benim doğduğum yörede türkü en çok “ağıt”tı. Sesini dağlara, derelere, uzak bulutlara ve göğün derinliğinde uçup giden turnalara duyurabilenlerin ağıtı… Ne gam, bir türküyü tek bir turna bile duyduysa, o yangın er geç yeryüzüne iner. Anadolu onun için yangın yeridir.

Var olasın sevgili Muharrem.

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 11 Haziran 08:07
02

Muharrem Dayanç - @Saadettin Yıldız 01 nolu yoruma cevabı: Hocammm, çok teşekkür ederim, benim uzun uzun anlatmaya çalıştığımı siz birkaç cümlede özetlemişsiniz.

Ellerinizden öpüyorum.

Saygıyla, özlemle...

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 11 Haziran 11:32


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?