HELE ŞU SEÇİMLER DE HAYIRLISIYLA BİR ATLATILIRSA

 

Bedeni yaşına göre büyük sayılabilecek kadar iriydi, ama o bütün çocuklardaki saflık ilk bakışta ona ısınmamı sağlamıştı... Saçları düz, gözleri simsiyahtı. Eşofmanları tertemizdi. Başını okşadım. Nasılsın oğlum, dedim. İyiyim amca, dedi. Gözlerimin içine bakmıyordu.

-Kaç kardeşsin?

-Bir, yok yok iki...

-İnsan kardeşini unutur mu?...

 

İki arkadaş parkta şut atışıyorlardı. Mart’tı. Bahardı. Hava güzeldi. Adetim değildi aslında çocukların yanına gidip onlarla oynamak, onları seyretmek, onlara karışmak. Ama şunu da çocukluğumdan beri hiç unutmamıştım ki, baharı önce çocuklar ve çiçekler fark ederler ve bize fark ettirirlerdi. Oysa bu şehirde yapma çiçekler makbuldü. Yol kenarlarını, refüjleri ve hatta parkları genelde onlar süslerlerdi. O hâlde çocuklardan almak lâzımdı baharın haberini.

Of Allah’ım neydi o coşku. O mutluluk, o telâş... Çocuklar bir sağa bir sola koşuşturuyorlardı. Bağıranlar, çağıranlar, salıncakta sallananlar, tahterevallide inip çıkanlar, kaydıraktan kayanlar, çimenlere uzananlar... Cıvıldaşmaya başlayan kuşlar, tomurcuklarını açmaya başlayan ağaçlar... Güneşi fark edip yavaş yavaş kendine gölge arayanlar...

-Abi, şu topu atar mısın?

-Elbette atarım...

.......................

-Dikkat etsene çocuk salıncaktan düşecek

-Amannn, bir şey olmaz...

......................

-Baba beni salıncakta sallar mısın?

-Elbette sallarım kızım…

 

“Baba sen de şut atsana ya!” diye şımaran oğluma, birazdan yavrum, önce kardeşini salıncakta sallayayım, diyerek vakit kazanıyorum. Oysa beş dakikalığına şöyle bir dolaşmak için gelmiştim parka. Beni bekleyen bir sürü işim var. Şu kız çocukları yok mu, insanı öldürürler. Hele bir de kızımın durup durup beni öpüşü yok mu sırnaşarak. Bazen kedi gibi sokuluşu yanıma, kuş gibi tepeme çıkışı...

Geçenlerde bir yakınımız ölmüştü, o da ölünün nereye götürüldüğünü, ne yapıldığını sormuştu bana, mecburen ona mezarı anlatmıştım. Toprağın derince kazıldığını, sonra ölünün oraya konulduğunu, üstüne toprakların atıldığını ve ölülerin bir daha oradan dışarıya çıkamadıklarını... Bütün bunlar bittikten sonra herkesin onu orada bırakıp tekrar evine, işine döndüğünü... Uzun uzun anlattım. Kafasında neler oluştu bilemiyorum ama, bütün bu söylediklerimi dinledikten sonra “baba” dedi:

-En güzel saklambaç orada oynanır değil mi? Oraya saklananı kimse bulamaz. Mesela ben oraya saklansam abim beni bulamaz ki. Kızım dedim ne diyorsun sen, sonra gözlerimi görmesin diye kafamı çevirdim. Ah çocuklar, dedim, âh. Ölümü bile oyuncak ve oyunlarla birlikte düşünen veya henüz düşünemeyen çocuklar. Onun o saflığına özendim, öptüm onu.

Hâlâ tertemizdi eşofmanları Recep’in, şut atmaya devam ediyordu.

Ben de katıldım onlara, doğal olarak benim toplara onlardan daha sert vurmam ve topun uzaklara gitmesi, onları yormuştu. Beş dakika topa vurmak beni de yormuştu. Eskiden sabahtan akşama kadar oynardık yorulmazdık, şimdi beş dakika şut attım yoruldum. Tabiî onlar bırakmadılar. Bir gölgelik buldum kendime. Amacım Receple biraz daha samimî olmaktı.

-Baban ne iş yapıyor Recep?

-Şey amca,

-Öğretmen mi?

-Hayır Şeker fabrikasında geçici işçiydi, işten çıkardılar.

Hava kararmıştı birden, oturduğum yerden kalktım. Daha bir dikkatle baktım Recep’e. Sanki ondan başka kimse kalmamıştı parkta. Sadece onu görüyordum. Recep bir büyüyor kocaman adam oluyor, bir küçülüyordu. Sonra kulağım bir şey duymaz, gözüm kimseyi görmez oldu. Bir an onun yerine oğlumu, babasının yerine kendimi koydum. Koyamıyordum. Ne yapardım. Şehirdi burası. Her şey paraylaydı. Parasız yaşanır mıydı? Bana her akşam kapıyı açan kızıma “çukulata” götüremediğimi düşündüm, oğluma “danotte” alamadığımı. Kime acıyacağımı kime kızacağımı bilemeden. Kendime kızdım, bir gün sonra yapılacak yerel seçimi saçma buldum sonra. Birazdan çalışmaya gideceğim okulu, karşılaşacağım insanları, karıştıracağım kitapları, hepsini.

Birden irkildim, yeniden koşan çocukları, mutlu insanları fark ettim etrafımda. Bir ben mutsuzdum, çünkü bir ben biliyordum Recep’in babasının işsiz olduğunu, iki aydır çalışmadığını. Para vermek geldi içimden, yapamadım. Babasının adresini almak istedim bir ara onunla tanışmak için, yapamadım. Başka kimseniz yok mu yavrum diyecektim, diyemedim. Ne yapabilirdim ki, nereye kadar yapabilirdim ki? İnsan mısın sen, bir şeyler yapmalısın, ne yapabilirim ki, istesen yaparsın, hem yarın kimin ne olacağını kim bilebilir ki, off ya, niçin geldim ben parka.

Arabama binip bir an önce oradan uzaklaşmaktı en doğrusu. Kaçmaktı. Çocuklar dedim ben gidiyorum, kızım bir kere daha öptü beni yanaklarımdan. Cadı dedim ona, yanağını sıktım. Yorulunca, terleyince eve gidiyorsunuz tamam mı, demeyi de unutmadım. Gitmeden ne diyecektim Recep’e, bir an karar veremedim...

-İyi günler Recep,

-İyi günler amca,

-Görüşürüz, babana selam söyle...

-..........................

Saat tam on birdi. Arabamın kontağıyla birlikte açılan radyom haberleri veriyordu. Devlet yetkilileri seçim için bütün tedbirleri almışlardı. En küçük bir aksaklık yoktu. Oy verme işlemleri Doğu illerinde sabah yedide başlayıp akşam dörtte bitecekti. Batı illerinde ise sabah sekizde başlayıp akşam beşte... Kıbrıs meselesinin çözümü için hükümetin attığı adımlar, haftanın futbol maçları, şampiyonluğa emin adımlarla koşan Fener, son otuz yılın en düşük enflasyon oranı, ekonomideki olumlu göstergeler, canlanan ticarî hayat, hâlinden memnun Tüsiad ve Müsiad, geçtiğim yollardaki eli bayraklı insanlar... Sonuna kadar açılmış propaganda kasetleri... Radyoyu büyük bir hışımla kapattım.

İyiymiş, aksaklık yokmuş, adımlar atılmış, koşuyormuş, düşükmüş hem de son otuz yılın, memnunmuş, ya Recep’in babası, o ne olacak, o ne zaman koşacak, o ne zaman mutlu olacak, o ne zaman akşam başını yastığa koyduğunda kesiksiz ve huzurlu bir uyku uyuyacak.

-Amca babam iş buldu,

-Ne güzel yavrum,

Ne zaman buldu, nerede çalışıyor, ne iş yapıyor demeye cesaret edemedim. Recep gözlerimin içine bakıyordu. Amca diyordu günde yirmi milyon kazanıyor, bana her gün bir milyon veriyor. Borçlarımızı da...

Tamam Recep tamam, dedim. Çok sevindim. Çok mutlu oldum, babana selam söyle.

Ekonomik göstergeler olumluydu, ülke hızla düzeliyordu. Herkesin eli para, sofrası aş görüyordu. Hele hele şu seçimler de hayırlısıyla bir atlatılırsa.

Not: Bu yazı 2004 yılında (Sayı: 4, Ağustos-Eylül) Hece Öykü dergisinde yayımlanmıştır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder

# seçim

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?