EDEBİYAT/IN OKUMA/NIN ZARARLARI

EDEBİYAT/IN OKUMA/NIN ZARARLARI

 

Siz köy yerlerini bilmezsiniz.

Küçüktürler, bir avuçturlar ama kendi kendilerine yeterler.

Delileri de vardır velileri de, doktorları da vardır hemşireleri de, okumuşu da vardır cahili de, nalbandı da vardır dişçisi de, kurşun dökeni de vardır üç harflileri püskürteni de, değirmeni de vardır harman yeri de, camisi de vardır okulu da, yaylası da vardır merası da, dağı da vardır ovası da, kıraathanesi de vardır köy odası da. Ama hepsi kendine göredir bunların.  

Küçük bir dünyadır burası ve köyün yetiştirdiği, geliştirdiği insan ve imkânlarla ilgili bir cümle kurulacağı zaman ilk iki kelime “bizim köyün” olur. Yazılmamış bir kuraldır bu. Köy dilinin alfabesi bu iki sözcükle başlar.

 (Ben bir çeşme yaptırdım

Arkası parmak parmak

“Bizim köy”den kız almak

Cennetten gül koparmak)

Nurettin dede “bizim köyün” biraz okumuş, gün görmüş büyüklerindendi. Ben üniversiteyi kazanınca babama hangi bölümü kazandığımı sormuş. Babam “edebiyat” deyince “aman ha Selahattin” demiş “sakın çocuğu o bölüme gönderme, edebiyat ve felsefe okuyanlar yoldan çıkıyorlar.”

Babam kafası karışmış bir şekilde yanıma geldi bu dost uyarısından sonra. Ciddi ciddi çekincelerini anlattı.

Seksenli yılların ortalarında yaşandı bütün bunlar. Üniversiteye gitmenin bile, çocuklarını kaybetme korkusuyla aileleri tedirgin ettiği zamanlardı o zamanlar. Kitap okumak da kötü/zararlı bir eylem olarak kodlanmıştı o süreçte. (Hele roman hele roman. Kız çocuklarına asla okutulmamalıydı.)

Daha üç beş sene önce bütün evlerin tek tek aranacağı söylentisi bazı ailelerin kitapları gömmesine bazılarının da yakmasına neden olmuştu. Evimizde fazla kitap yoktu ama ilk fırsatta küllerini göğe savurmuştuk hepsinin, önceliği de dedemden kalma eski yazılı olanlara vermiştik.

Kitap, üniversite, okumak gibi kelimeler toplumun büyük kesimi tarafından tehlikeli ve sakınılması gereken bahisler olarak görülüyordu. [(Son zamanlarda “Yazınsal Akrabalıklar & Benerler” serisi sayesinde haberdar olduğum Erhan Bener’in “Civcivler” ile Yiğit Bener’in “Civcivin Torunu” öykülerinde de kitap yakma hadisesine tesadüf etmem beni nedense hiç şaşırtmadı. (Bilgi için bkz. Erhan Bener Civcivler – Yiğit Bener Civcivin Torunu, Everest Yayınları, İstanbul 2022, 36 s.)]

Kitabın zararları ve bunun doğal sonucu olarak basına uygulanan sansürün gerekliliği üzerine neredeyse tüm insanlık bir tarihe kadar ittifak etmiş gibidir.

Giséle Sapiro konuyla ilgili bakın neler söylüyor: “Matbaanın ortaya çıkışıyla birlikte ‘muzır okumalar’ın zararlı etkilerine ilişkin kaygı özellikle Katolik kilisesi tarafından teorileştirilmiştir; Katolik kilisesi, kitapları bazen zehire, bazen de kötülüğe benzetmiştir. 18. yüzyıldan itibaren, ahlâki hastalıkları, kolektif çarpıntı krizlerini ve siyasal ayaklanmaları ifade etmek için hekimler tarafından oluşturulan ‘ahlâki sirayet’ kavramı, yazılı metinlerin matbaayla yayılan toplumsal etkilerini betimlemek için çok uygun görünmüştür. Fransız Devrimi’nin patlak vermesinde felsefi eserlerin rolüne ilişkin hem devrimciler hem de karşı devrimciler tarafından paylaşılan tasvirler, kelimelerin gücüne duyulan bu idealist inancı pekiştirecektir.”[1]   

 Nurettin dedenin bu dostça uyarısı babam rahmetli olana kadar tazeliğini hiç kaybetmedi.

Ne zaman masa başında çalışmayı abartsam, sabahlara kadar kitap okusam, bazı dini konularda müzakerelere girsem “Nurettin Aga demişti zaten.” der bahsi edebiyata ve o meşhur aforizmaya getirirdi babam. “Hata ettik seni edebiyatta okutarak” demeden de sözlerini noktalamazdı. 

 Bu konunun raftan indirildiği en kritik zaman dilimi üniversite birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiğim yılın yaz tatilinde yaşandı. Bir hocamız yüzlerce kitaplık okuma listesi vermişti bize.

Başladığım kitapları bitirebilmek için bazı geceler sabahlıyor, gün aydınlana kadar kitap okuyordum. Arada babam kalkıyor, kapı aralığından beni süzüyor “vah vah” diyerek odasına dönüyordu.

Bu kitap okuma tarzım hane halkını huzursuz etmişti. Bana belli etmeden hiç de iyi bir yolda olmadığım konuşuluyordu, bunu hissediyordum. Hatta sadece bizim evde değil, mahallede, hatta köyde bile.

Birgün babam bu kısa dünya ömründe insanın kendisini bu kadar yormasının doğru olmadığını söyleyerek dolaylı bir yoldan da olsa konuyu masaya yatırdı. Okulu bırakmamı ima ediyordu. Çok okumanın bir insanı yoldan çıkarabileceğini de örtük bir şekilde ima ederek.

Bendeki değişim zaten bunu gösteriyormuş. Gecem gündüzüm birbirine karışmış. Eskisi kadar toplum içine çıkmıyor insanlarla konuşmuyormuşum. Bütün paramı kitaplara harcıyormuşum. Evde kitapları koyacak yer kalmamış. Belki de en önemlisi ya birgün jandarma evi basarsa ve bu kitaplar içinden yasaklı kitaplar çıkarsaymış…

İstediği cevabı alamayan babam biricik oğlunu kaybetmemek için zaman zaman o güne kadar denemediği bir davranış sergilemeye başladı. Kendince tartışma konuları buluyor bir süre konuştuktan sonra bana ne düşündüğümü soruyordu.

Demokrat insandı aslında, dinlemeyi bilirdi, düşündüğüm birçok şeyi çekinmeden ona açabiliyordum. Hatta eleştiriye de açıktı. (Veya öyle görünüyordu, bu bir tuzaktı.)

Mesela bir keresinde hafızlık bahsini açmış uzun uzun Kur’an’ı hıfzetmenin faziletlerinden bahsetmişti. Ben de asr-ı saâdette bunun çok önemli bir ihtiyaç olduğunu ancak günümüzde ezberlemeye ayrılan vaktin bu kutsal metni anlamaya harcanmasının daha doğru olabileceğini söyledim.

Çok da düşünmeden, gelecek tepkiyi hesap etmeden. Babam yıllar sonra o üç kelimeyi yeniden çekmeceden çıkarmış beni bir güzel paylamıştı: “Nurettin Aga haklıymış.”

(Birgün kalfa lakaplı bir arkadaşım da (Metin Tuncer) tanık olmuştu edebiyatın muzır bir bahis olduğunun konuşulduğu bir sohbete. Onca yıllık dostum beni satmış babama hak vermişti. Kalfa, bir başladı konuşmaya susturana aşk olsun. Tanzimat döneminden beri edebiyatçılar gizli dernekler kurmuşlar, gül gibi dinimiz/dilimiz varken başka milletlere özenmişler, devlet büyüklerine tuzak kurmuşlar, düşmanlık yapmışlar, yazdıklarıyla halkın ahlâkını bozmuşlar… Hatta Osmanlı Devleti’ni de edebiyatçılar yıkmış. Hâlâ unutmadım bizim kalfanın edebiyatçıları dört nala hırpaladığı sözleri.)

 Sonra ne oldu biliyor musunuz?

Babam bana fark ettirmeden kitaplarımı karıştırmaya, okumaya başladı. Eline aldığı kitaplardan biri Tahir Üzgör’ün Edebiyat Bilgileri’ydi. (O zamanlar daha Terry Eagleton’lar, Rita Felski’ler, Fredric Jameson’lar doğmamıştı.) Kitabı o kadar dikkatle okuyor, bana öyle zor sorular soruyordu ki bu hiç de ince sayılmayacak kitabı gizli gizli bir kere daha gözden geçirmiştim. Okuma saatleri kısa sürede etkisini gösterdi. Nükteyi seven babam ilgisini çeken konuları benimle ve çevresindeki insanlarla paylaşmaya da başladı. Birgün anladım ki bir şeyler arıyordu ve aradığını bulmuştu. Gülerek yanıma geldi, binlerce yıldır cevaplanamayan o malum soruyu sordu:

Edebiyat nedir?

Önce bir gerildim. Düşünmekten, derine inmekten çok ezberciliğin kolay yoluna sapmış zihnim biraz bocaladı. Toparlandıktan sonra zihnimdeki edebiyat tanımlarını sıralamaya başladım. “Duygu, düşünce ve hayallerimizin…” diye başladım, değil dedi. “Fenn-i edep bir marifettir ki..” diyecek oldum, o da değil dedi. “Sözün fasih olmakla beraber…” diye heceledim, bu da değil, dedi. “En meşhur erbâb-ı kalemin…” diyecektim, yine hayır anlamında kafasını salladı. Edebiyat başka ne olabilirdi ki?

Beni iyice yoran babam Tahir Üzgör’ün kitabındaki edebiyat tanımlarını okumuş bütün bu tanımların sonundaki bir sözü çok sevmişti.

Tahir Bey burada hatırladığım kadarıyla “Bütün bu tanımlarının yanı sıra edebiyat boş söz ve palavra anlamına da gelir.” gibi bir şey söylüyordu. “Nurettin Aga haklıymış” diye başladı babam söze “edebiyat boş söz, palavra” demekmiş. Bunu bana takılmak için söylediğini de belli ederek.

Tebessüm etmesinden anladım.

 Artık ne babam ne Nurettin dede yaşıyorlar. Kendi zamanlarının sesi olarak bize ne çok şey öğrettiler.

Hem sözle hem davranışla. Kul hakkı yemediler mesela. Yalana tenezzül etmediler. İnandıkları gibi yaşadılar. Hacla yenilendiler, namazla miraçlandılar, oruçla arındılar. Misafiri sevdiler. Tevekkül ettiler. “Bizim köyün” hafızası oldular. Her anlamda yoksunluklar içinde güzel yaşadılar. İnsan kalmayı bildiler. Çocukları onları pek dinlemese de.

Ne yalan söyleyeyim, Nurettin dedeye de babama da hak veriyorum zaman zaman, zira kafamın içi hep parçalı bulutlu.

[1] Giséle Sapiro, Edebiyat Sosyolojisi, Çeviren: Ertuğrul-Cenk Gürcan, Doğu Batı Yayınları, Ankara 2019, s. 21.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

07

Nurdan - Gozumde canlandı dedem koy evi koy kokusu vitrindeki kitap korkulu onyargılar bir anı bu kads rguzel anlatılırdı ancak..

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 27 Kasım 11:02
08

Muharrem Dayanç - @Nurdan 07 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim yeğenim.

Sen de çok iyisin, güzelsin.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 27 Kasım 19:31
05

Tkd - Hocamın anlatım dili süper.. emekliliğinizde karaçam dan roman bekliyoruz çünkü bu kısa yazılarda bitmesini istemediğimiz bir tat var sayfalar ca sürsün gibi elimize sağlık

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 27 Kasım 06:37
06

Muharrem Dayanç - @Tkd 05 nolu yoruma cevabı: İnşallah birgün ben de kendimden böyle bir şey beklerim. :)))

Teşekkür ederim.

O kadar iddialı değilim.

Saygıyla.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 27 Kasım 08:41
02

Şebnem - Okurken o hep yanından geçtiğim hiç içine girmediğim köyünüze gittim. Sürükleyici bir merakla, keyifle okudum. Kaleminize sağlık

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 23:13
04

Muharrem Dayanç - @Şebnem 02 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim efendim.

Var olunuz.

Memleketimiz cândır.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 27 Kasım 00:15
01

- Yine muhteşem bir yazı, bal damlıyor, bahardaki çiçekler gibi mis kokuyor. Kelebekler uçuşuyor.

Yanıtla . 3Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 22:02
03

Muharrem Dayanç - @Eö 01 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim.

İncesiniz.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 26 Kasım 23:19


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler