BANA BİR HİKÂYE ANLAT BABA

BANA BİR HİKÂYE ANLAT BABA

 

Yeni Türkü’nün “Bana bir masal anlat baba” şarkısını duymayan kalmamıştır.

“Bana bir masal anlat baba

İçinde bütün oyunlarım

Kurtla kuzu olsun, şekerle bal” dizeleriyle başlayan şarkı,

“Bana bir masal anlat baba

İçinde tüm sevdiklerim

İçinde İstanbul olsun” dizeleriyle biter.

 Sözleri ince bir ironi içerse de özellikle son bölümünün İstanbul’la ilişkilendirilmesi dünyanın neresinde olursam olayım beni olduğum yerden alır yedi tepeli efsunlu bu şehre bırakır. Masalların zamana, mekâna, imkâna kayıtsızlığını hissettirir bu ifadeler. Zaten hikâye, masalın biraz daha gerçekçi ve hayatın içinden figürlerle örülmüş biçimi değil midir?

İroniden neyi kastettiğimi söyleyip yoluma öyle devam edeyim. Yanılıyor muyum bilmem ama, masalın da hikâyenin de sözlü kültürde anlatıcıları daha çok kadınlar, biraz daha özele inersek anneler veya büyük annelerdir.

Burada şarkı babaya sesleniyor. Söyleyeni her kimse babayla iletişime geçmeyi deniyor. Ondan masal anlatmasını istiyor. Babanın ciddiyetine, otoritesine, suskunluğuna, kanıksanmışlığına darbe indiriyor.

Bakışlarıyla, davranışlarıyla, yaptıkları ve yapmadıklarıyla varlığını tahkim eden, konuşmayı çok da tercih etmeyen bir figür olarak bilinir baba. Bu yüzden “masal anlatan baba” söyleminde ilk bakışta fark edilmeyen bir ironi saklıdır.

(Bir de “büyüklere masal anlatmak” ifadesi var, sık sık kullandığım, çok sevdiğim, hatta bunun aforizması da: “Masallar küçükken uyuyana, büyüyünce uyanana kadardır.”)

Neyse, devam edelim.

Muriel Rukeyser “Evren hikâyelerden oluşur, atomlardan değil.” der. Hayatın hemen her köşesine örtük göndermeler yapan bu söz yazıda bize yol gösterecek gibi duruyor. Maddeci, pozitivist yaklaşımlar atomu merkeze alıp konuşurlar, aslında yanlış da yapmazlar.

Atom dediğimiz şey, tüm maddelerin fiziksel ve kimyasal niteliklerini içinde barındıran, taşıyan en küçük yapı taşı. Bir yönüyle de evrenin olmazsa olmazlarından. Fakat maddelerin, canlıların en kıymetli ve anlamlı hâli, onlara ruh da katıldıktan/üflendikten sonra konuşan, düşünen, yazan bir varlığa dönüşen şeklidir. Başka bir deyişle dile döken, anlatan, tahkiye eden, özneleşen…

Hikâyesi olmak; yaşamak, hayata müdahale etmek veya maruz kalmak gibi anlamlara gelir benim gözümde. Anlatacak hikâyeniz yoksa boşa yaşamışsınız demektir. Böyle bir hayat sürenlerin konuşurken de ortaya nitelikle bir eser, bir kurgu koymaları kolay değildir. Hikâyesi olmak iz bırakmak, izi kalmak demek. Yaşadıklarından ders almak, ders çıkarmak demek. Kelimelerin ruhuna inebilmek, iddiası olmak demek. Sözü hayal ve anlam dünyalarına uçurabilmek demek.

(Örnek davranışları da bu bahse ekleyebiliriz. Hikâyelerin atomları bu tür ibretamiz hadiselerdir de. Kültürümüzde hikâyeler daha çok somut olaylardan doğar. Bir kişi yaşar, bin kişi anlatır.)

Birey ve toplumlar için hikâye, masal üretmenin kırk kaynağı varsa ben göç olgusunu en başa yazarım. Göçün tam ortasında, alışılmış hayatın dışına çıkmak, zorluklar ve zorunluluklar vardır. Savaş vardır, hastalık vardır, hasret vardır, gurbet vardır, zorbalık vardır, işsizlik vardır, açlık vardır, kan davası vardır… Gönüllü göçler ve yer değiştirmeler daha çok bireyseldir ve küçük bir bölümünü oluşturur bu kavramın. (Beyin göçü vb.) Ayrıntılara girmeden genel bir yaklaşımla söylemek gerekirse göç bahsinde üç olgunun öne çıktığı düşünülebilir: “Arkada bırakılanlar”, “yolculuk ve yolculukta yaşananlar”, “aşılamayan eşik veya varılması umulan yer”.

Nesiller boyu (yüzyıllarca) yaşadığınız topraklardan ayrılıyorsunuz, çetin bir yolculuk serüvenine atılıyorsunuz (göç kavramı somut bir eyleme işaret eder, tutunamama hâline gönderme yapar), nihayette bilmediğiniz bir dünyaya gözlerinizi açıyorsunuz. Sonrası mı? Ömür boyu dinmeyen travma, geçmeyen sancı. Bir de benim gibi bu travmayı/sancıyı özellikle çocukluk ve gençlik yıllarında büyüklerinden dinleyenler.

Son birkaç asrı merkeze alarak söylemek gerekirse bu acıların, savruluşların, göçlerin hakkıyla ne şiiri yazılabildi bu topraklarda doğru dürüst ne hikâyesi ne romanı ne tiyatrosu… Yazarlarımızın çoğu yalılardan, köşklerden, konaklardan, Çamlıca’dan, Tepebaşı’ndan, Beyoğlu’ndan, Fatih’ten, İstanbul’dan başlarını kaldırıp biraz ötede hayata tutunmaya çalışan insanları göremediler. Görenler de uzaktan baktı, bahsi bir türlü içselleştiremedi. Eşeğe geviş getirtti…

Yazının bu durağında ince bir nokta var ki ona değinmeden geçersem hem yazarlara hem edebiyat tarihçilerine haksızlık etmiş olurum. Türk edebiyatının birçok öncü şahsiyeti göç olgusunu ya kendileri bire bir tecrübe etmiş ya da bu savrulmayı yaşayanları yakından tanımış insanlardan oluşur.

Bu yaşanmışlığın, farkındalığın izlerini görmek ve takip etmek zor değildir. Yahya Kemal, Ahmet Hâşim, Mehmet Akif, Ömer Seyfettin, Nâzım Hikmet, Tanpınar, Haldun Taner, Yaşar Nabi, Necati Cumalı gibi yüzlerce isim sayıveririm bir çırpıda size. Bu yazarları, yazdıklarını, biyografilerini biraz dikkatle okumak ne demek istediğimi anlamaya yeter de artar bile.

Bu noktada biraz soluklanıp zihninize sorular düşürmek isterim: Göç, bu isimlerin yolunu bir şekilde bu topraklara (Anadolu’ya) düşürmeseydi Türk edebiyatı nelerden mahrum kalırdı? Bunlarsız bir dil ve edebiyat ne durumda olurdu? Nitelikli göç, biraz da gelenlerin olanları beslemesi değil mi?

Hayatımın tam merkezinde oldu hep “göç”.

Batum’la Adapazarı arasında yaşanan, yüzlerce yıldır anlatılan bir masal oldu.

Doğdukları yeri bir daha göremeden ölen büyüklerimden dinlediğim hasret türküleri oldu.

Bu toprakları bize vatan yapan insanlara duyulacak ve hiç bitmeyecek minnet duygusu oldu.

                

Dedemle babaannem bu göçü tüm acımasızlığı ile yaşayan nesildi, babamla annem göçün birinci kuşağı. Ben ve yaşıtlarım ikinci kuşak olarak bu acıları dinleyerek, anlamaya çalışarak büyüdük. Babaannemin sürekli kullandığı bir sözü hatırlıyorum: “Haçan biz mi yetiştik, dünyanın son zamana.” (Eyvah ki, dünyanın sonu gelmişken hayata gözlerimizi açtık.)

Kıyametin kopması dışında hemen her olumsuzluğu yaşayan bu nesli, son demlerinde ve ucundan da olsa biraz tanıdım. Bu nedenle karamsarlığın, dünyaya olumsuz bakışın ne demek olduğunu bilirim. Çocuk yaşta annesiz babasız kalan, cılız bedenlerinde devirlerinin bütün hastalıklarını tecrübe eden bu insanlar, yarı aç yarı tok bir ömür sürdüler. Böyle bir travmayı/sancıyı yaşamayanlar bilmez.

Vatan sevgisini “vatansızlıktan” öğrenen bu insanların bazı konularda hassas ve takıntılı olduklarını biliyorum. Bunların başında “vatansız kalma” korkusu gelir ki kalmayan bilmez. Düşmana maruz kalma tedirginliği, evsizlik-yurtsuzluk, açlık korkusu da bunlara eklenebilir. Bu insanlar için vatan somut bir olgudur, toprağın kendisidir. Bunların toprağa dört elle sarılmasının nedeni budur.

Bundandır ki ürün verecek bir karış yer bile boş bırakılmamalı, uygun her yere başta meyve ağaçları olmak üzere ağaç dikilmelidir. Yetişmiş ağaçlar korunmalı, su yataklarından uzak durulmalı, heyelanlı bölgelere ev yapılmamalıdır. Yani, yaşanmışlıkların öğrettikleri…

(Batum’dan göç ettikten Adapazarı’na yerleştikten sonra büyüklerimi Sakarya Nehri terbiye etmiştir. Baharla birlikte onlarca kat büyüyen dereleri bu ırmağın küçük ortakları olarak düşünebiliriz. Sait Faik’in “Deli Çay”ı ve birçok öyküsü bunları anlatır.)

Babam hastalık derecesinde ağaçlara tutkun, onları yaşama sevinci olarak gören bir insandı. Boş gördüğü yerlere envaiçeşit meyve fidanı diker; dağda, kırda, bayırda gördüğü yabanî meyve ağaçlarını aşılardı. Hatta bu aşılama işini o kadar abartmıştı ki mevsimi geldiğinde zaman zaman erken vakitte evden çıkar akşama kadar eve dönmezdi. Bir keresinde yanında ben de vardım. Çocuk hâlimle merak edip sordum:

-Buradan, değil bir insan, yabanî hayvanlar bile zor geçer, niçin günlerce aşı yapıp kendini yoruyorsun?

Soruma önce gülmüş sonra hayatımın en güzel masallarından birini anlatmıştı babam. Yerdeki kaplumbağaları, sincapları, küçük küçük canlıları, gökteki kuşları göstermişti. Bu dünya bizim olduğu kadar onların da demişti. Onlar da bu dünyanın sesi, süsü, güzellikleri diye eklemişti. Zorlu kış şartlarından bahsetmiş merhamet diyerek susmuştu.

Sonra ne oldu biliyor musunuz, hiç unutmam, aklıma geldikçe içim acır. Birgün, evimize çok da uzak olmayan bahçelerden birini dolaşmaya çıkan babam, bu kır gezisi sırasında, elleriyle diktiği, büyüttüğü, kendilerine masallar anlattığı ağaçların kesildiğini görür. Ciddi bir şok/travma yaşar ve bir süre ne yapacağını bilemez. Uzun uzun söylenir, kesilmiş ağaçlara, dostlarını kaybeden toprağa ağıt yakar. O üzüntüyle eve zor gelir, geldiğinde dili pelteleşmeye başlar, birkaç gün sonra yaşadıklarının tetiklemesiyle beyin kanaması geçirir…

Babamın bu dünyadan ayrılmasında kendisine kıyılan ağaçların acısı vardı. Göç eden ailelerin hayatlarında ağaç kültürünün/sevgisinin derinlere indiğini en yakınlarımdan görmüştüm. Ağaçların ve kedilerin dokunulmazlığı vardı bizim evde. Aklıma bizim gibi Batum göçmeni olan Tanpınar’ın Beş Şehir’in “İstanbul” bölümde çınar ağacına yaptığı serenat geliyor.

Ağaçları medeniyetin ayakta duran canlı abideleri olarak gören bu Tanpınarvarî bakışı ne çok severim ne çok yakıştırırım yazara. Lütfen aşağıdaki Tanpınar cümlelerini okuyun, bir daha okuyun, tekrar okuyun. Son cümleyi bir kâğıda yazıp cebinize koyun, sevdiklerinize hediye edin:

“İstanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. Bu hâl, aramızdan şu veya bu âdetin, geleneğin kaybolmasına benzemez. Gelenekler, arkasından başkaları geldiği için veya kendilerine ihtiyaç kalmadığı için giderler. Fakat asırlık bir ağacın gitmesi başka şeydir. Yerine bir başkası dikilse bile o manzarayı alabilmesi için zaman ister. Alsa da evvelkisi, babalarımızın altında oturdukları, zamanın kutladığı ağaç olamaz...

Bir ağacın ölümü, büyük bir mimarî eserinin kaybı gibi bir şeydir.”[1]

Uzattık.

Tagore’dan aldığımız ilhamla yazıyı toparlayalım;

“Ağzı var dili yok toprağın

Ağaçlarıyla konuşuyor.”

Toprağın da ağacın da çok ekmeğini yedik.

Yaşadıkça yiyeceğiz ve sonrasında her şey tersine dönecek, İbn Kemal’in dediği gibi;

Kısmetindir gezdiren yer yer seni

Arşa çıksan âkıbet: yer, yer seni.

Bu yazı burada bitmez, dal vermeye, çiçek açmaya devam eder, benden söylemesi.

 



[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, “İstanbul”, Beş Şehir, M.E.B. Yayınları, İstanbul 1989, s. 191-192.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

06

Muharrem Dayanç - @Mehmet Güven 05 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim değerli Hocam.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 13 Kasım 12:58
03

Ss - Segment farkı.. yazılarınız çok yakın takip ediyorum t54 linkini görünce hemen geliyorum bizi yazılarınız dan mahrum bırakmayın en keyif aldığım tatlardan biri sizi okumak şu zor günlerde iç ısıtan bir yakınlık saygılarımla

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 13 Kasım 00:13
04

Muharrem Dayanç - @Ss 03 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim.

Sağ olunuz efendim.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 13 Kasım 09:35
01

- Her zamanki gibi akıcı güzel tam Muharremvari bir yazı…

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 12 Kasım 22:55
02

Muharrem Dayanç - @Eö 01 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim efendim.

İnşallah öyledir.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 12 Kasım 22:59


Anket Sizce Sakarya'nın en önemli sorunu ne?
Tüm anketler