ÖLÜMÜN DE GÜZELİ

ÖLÜMÜN DE GÜZELİ

 Muharrem Dayanç

Bir ara, on-on beş gün kadar hastanede yattım, ölümün kıyısından döndüm.

O güne kadar yaşadığım hayattan ayrı ve farklı bir tecrübeydi bu benim için. Küçülen ve dar bir alana sıkışan hayatımda dikkatim daha bir sivrildi. Böyle bir ruh hâliyle kuşatılmış küçük dünyamda hem görünümüyle hem davranışlarıyla “Bunun burada ne işi var?” dediğim biri çıktı karşıma. Aynı serviste yan yana odalarda yatıyorduk.

Hastanede gün erkenden başlar.

Her sabah olduğu gibi o sabah da televizyonun başında sabah haberlerine kulak kabartırken karşılaştık. Benzer kelimelerle ve birbirimizi fazla sarsmadan bir süre konuştuk. İçimdeki merakı dizginleyememiş olacağım ki çok da hastaya benzetemediğim bu şahsa “Çıkış ne zaman?” deyiverdim kaşla göz arasında.

Uzun uzun güldü ve peşinden şöyle bir cümle kurdu: 

-Çıksam ne olacak ki, en fazla altı aylık ömrüm var!

Bu ilk cümleden sonra konuyu açtığıma da soruyu sorduğuma da pişman oldum ama pandoranın kutusu bir kere açılmıştı. Kendinden bahsetti uzun uzun aynı serviste yattığımız arkadaş. Gemici olduğundan, uzun yolculuklara çıktığından, yeni ülkeler gördüğünden, dünyanın her milletinden insanlar tanıdığından, tüm mutfakları tecrübe ettiğinden, denizleri ve maviyi ne kadar çok sevdiğinden…

Konuşmanın sonuna doğru “Peki seni bu kadar mutlu, huzurlu, hatta neşeli yapan ne?” diye sordum.

Şöyle bir duraladı, başını salladı, peşinden kocaman bir kahkaha patlattı ve ardından bana hayatımın dersini verdi:

-“Çok güzel ve dolu dolu yaşadım.” dedikten sonra devam etti “İstediğim her yere gittim, hayalini kurduğum her şey için mücadele ettim.”

Konuşma uzadı. Benim acıyarak bakmama çok da önem atfetmeden bir cümle daha kurdu “Bana böyle bir hayatı verdiği ve yaşattığı için Allah'a teşekkür ediyorum.”

Şaşırmıştım, ne diyeceğimi bilememiştim.

Devam etti konuşmasına ve şöyle bitirdi sözlerini: 

-İnsan geride eksik bir şey bırakmayınca tünelin ucunda görünen ölüm de olsa korkmuyor, üzülmüyor, mutsuz olmuyor. Ölüm geldi, hoş geldi.

Ne zamandır bu dersi hayatıma geçirmeye çalışıyorum.

“Ölüm, yaşamayanlar içindir.” diye bir şeyler karaladığımı hatırlıyorum o günlerde, bir gün bir yerlerden çıkacak bu yazı biliyorum. Ölüm, hayatı, dostluğu, umudu eksik bırakanlar içindir.

Ölüm, hayata renk ve anlam katamayanlar içindir, yani yaşamayanlar içindir. 

Yasayanlar, yaşadıkları hayatın farkında olanlar, başlarını yastığa koyar, gözlerini öbür âlemde açarlar huzur içinde.

Hepsi bu kadar.

Yaşadıklarım, düşündüklerim, hissettiklerim ne kadar da benziyordu Arthur’un hikâyesine.

Anlatayım.

Wimbledon’un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe (1943-1993) kan nakli sırasında kaptığı bir hastalıktan dolayı ölüm döşeğinde yatmaktadır. Dünyanın her yerinden hayranları ona teselli mektupları göndermektedir. Bunlardan birinden şöyle bir soru çıkar:

-Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?

Arthur Ashe bu iç yakıcı soruya, aynı serviste yattığımız arkadaşın tavrını akla getiren şöyle bir cevap verir:

-Dünyada her yıl elli milyon çocuk tenis oynamaya başlar. Bunların beş milyonu tenis oynamayı öğrenir. Beşyüz bini profesyonel tenisçi olur. Elli bini yarışmalara girer. Beş bini büyük turnuvalara erişir. Ellisi Wimbledon’a kadar gelir. Dördü yarı finale, ikisi finale kalır.

Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye sormadım. Şimdi sancı çekerken, ona nasıl ‘Niye ben’ diye sorarım?

Hemşehrim Tanpınar ve hocası Ahmet Hâşim’li, sonu yine ölüme çıkan bir yaşanmışlıkla yazıyı toparlayalım.

Özetlenemeyecek kadar çarpıcı bir bölüm olduğu için Tanpınar’ın hocasının ölümü üzerine yazdığı denemenin son kısmını olduğu gibi buraya alıyorum:

“Frankfurt Seyahatnâmesi’nin çıktığı günlerde idi. Çok tehlikeli bir buhran geçirmişti, doktorlar fazla sürmemek şartıyla ziyaretine müsaade ettikleri zaman Ahmet Kutsî ile beraber gittik. Yatakta ve çok mecalsizdi. Bizi her zamanki iltifatiyle: ‘Geliniz bakalım, sembolist şairler…’ diye karşıladı. Güçlükle nefes alıyor, sık sık dalıyor, pek az konuşabiliyordu. Bir iki defa artık öleceğinden bahsetti. Gitmek için ayağa kalktığımız zaman şu mısraı söyledi:

-Şairlerin en garibi öldü.

Fakat bizi böyle üzüntü içinde göndermek istememiş olacak ki: ‘Kim imiş o ölen…’ diye alay etti.

Yatağında bir arı gibi çalışıyordu. En son yazılarından biri olan ‘Yemek’i ölümle pençeleşirken yazdı. Hemen her gün elinde veya yanı başındaki masa üstünde yeni bir kitap görürdüm.

Yavaş yavaş uzviyetini terk eden bütün hayatî kudretleri başında ve sonra da gözlerinde toplandı. Onun gözleri için ne kadar çok söylendi ve yazıldı. Fakat hiç birisi fazla değildi. Mahkum olduğunu en fazla bildiğimiz zamanlar bu gözler harikulâde bakışıyla bize ümit veriyor, bizleri aldatıyordu.

Ölümünü kapısının önünde haber aldım. Evde yakın dostları ve kendisini o kadar seven doktorları vardı.

Başını ebediyetin yastığında gördüğüm zaman, yıllarca en asîl bir endişe ile yaşamış olmanın bir insanın yüzüne verebileceği şeylerin ne olduğunu anladım. Ölüm, yüzünün çizgilerini hiç değiştirmemiş, sadece bütün ömrünce mahrumu olduğu bir sükûneti getirerek onu tamamlamıştı.”[1]

Senelerce önce, Ahmet Hâşim’in dünya hayatının son günlerini, demlerini anlatan denemenin sonuna doğru hem anlatılanların yakıcılığı/acılığı hem estetik değeri nedeniyle birkaç gün hüzün sarmalı içinde dolaştığımı hatırlıyorum.

 Metni defalarca okuduğumu, hatta yer yer ezberlediğimi de.

 Hele “Ölüm, yüzünün çizgilerini hiç değiştirmemiş, sadece bütün ömrünce mahrumu olduğu bir sükûneti getirerek onu tamamlamıştı.” cümlesini okuduğumda yaşadığım elektrik çarpmasına benzeyen ürperişi nasıl unuturum.

Bence, Türk edebiyatının o güne kadar yazılmış en güzel, en etkili, en canlı, en yakıcı ölüm tasviriydi bu. Aksini iddia edenleri duygusuz, bilgisiz ilan ederim, hiç acımam.

 “Ölümün de güzelini, hayırlısını ver Allah’ım!” duası, babaannemin de annemin de en büyük duasıydı. Onlara geldiğin gibi, bize de güzel gel ölüm kardeş!



[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, “Ahmet Hâşim’e Ait Hâtıralar”, Yeni Türk, No: 70, Temmuz 1933, s. 367-372.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.

03

Menâbi - Tebrikler.. kalemine, yüreğine kuvvet Hocam

Maşaallah gene döktürmüşsün

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 05 Temmuz 08:17
04

Muharrem Dayanç - @Menâbi 03 nolu yoruma cevabı: Teşekkür ederim efendim.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 06 Temmuz 22:14
01

E… Ö… - Muhteşem… Her zamanki Dayanç resitali; kelimeler, düşünceler bir uyum içinde raks ediyor. Oradan muhteşem cümlelere dönüşüp, Tanpınarvari bi metin çıkıyor. Sakarya, Geyve’nin yetiştirdiği harukulade ADAM: DAYANÇ…

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 03 Temmuz 08:30
02

Muharrem Dayanç - @E… Ö… 01 nolu yoruma cevabı: Çok teşekkür ederim, ama haddimi de bilirim.

Memleketime selam olsun.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 03 Temmuz 12:48


Anket Sakarya'da yaşadığın için mutlu musun?