VARLIĞIN ORTAK DİLİDİR İNSAN

Adapazarı tanındıkça sevilen, keşfedilen ve sonrasında kendisinden kolay kolay vazgeçilemeyen şehirlerden.

Kenarından geçenlerin bu şehirle ilgili bir beğeniye ulaşmaları çok da mümkün değildir.

Kente nüfuz edenler bilirler ki burası mavinin, suyun şehridir.

Hemen her yükseltisinden bir dere, bir ırmak, bir çay akar. Büyüklü küçüklü gölleri ve bunların yanı sıra denizi vardır.

İki adından birini nehirden diğerini -dolaylı da olsa- dereden alan (“ Sakarya Nehri” ve “Çark Suyu”) bu şehir tatlı ve şifalı sular bakımından da oldukça zengindir.

Yeşilin her tonuyla birlikte dağların da şehridir Adapazarı.

Pamukova’dan Ferizli-Kaynarca- Karasu’ya, Hendek- Akyazı’dan Sapanca’ya kadar yeşile açılmayan penceresi yok gibidir.

Hemen her ilçesinin her köyünün birkaç mesire alanı, hatta yaylası vardır.

Anadolu’nun en zengin bitki örtülerinden birine sahiptir. Bunlara bereket fışkıran ovalarını da eklersek bu coğrafyayla ilgili söylemek istediklerimiz daha iyi anlaşılır.

Bu renkliliği, çeşitliliği, zenginliği hayatlarında tecrübe edenler, kolay kolay başka bir yere alışamaz.

Bir kere daha tekrar etmek isterim ki bize her yer Adapazarı değildir.

Bizim için dünyada bir tane, yegâne Adapazarı vardır, yerini başka hiçbir şehrin, memleketin tutamayacağı.  

İnsanın gönlü açılır, dili çözülür burada.

Bir kapısının bilime, bir kapısının sanata açılması bundandır.

Bu yüzden olacak, zaman zaman bilimin ve sanatın temel işlevinin ne olduğunu düşündüğümde aklımdan “bütün varlıkların (ortak) dilini keşfetmek” ibaresi geçiverir.

Dil derken, yüzeyden derine doğru uzanan bir güzergâhta varlıkların sırrını (özünü) çözmeyi, onlarla huzur ve barış içinde yaşamanın yollarını arayıp bulmayı kastediyorum.

Mesleğim icabı daha çok insanın kendisini ifade etmesine aracılık eden kelimelere (dile) odaklandığımdan diğer varlıkların dilini öğrenme/çözme konusunda eksik kaldığımı söyleyebilirim.

Dünya sadece insanlardan oluşmuyordu.

Çevresini ve içinde yaşadığı evreni kendi çabasıyla da olsa tanımaya çalışmalıydı insan.

Çiçeklere, ağaçlara daha çok odaklanmalıydı mesela.

Kuşlara, kedilere ve diğer hayvanlara yelken açmalıydı.

Ama ben, bir insan için belki de en mühim sosyalleşme aracı olan “doğayla birlikte var olmayı” ihmal etmiştim.

Yeri gelmişken itiraf edeyim, çiçeklerin birçoğunun adını bile bilmiyordum.

Bitkilerle hak ettikleri bağı kuramıyordum.

Hayvanlar konusunda da öyle.

Hem de bir Adapazarlı olarak.

Ya kendi türümü?

Bu konuda da eşiği aşamamıştım.

Şimdi şimdi anlıyorum ki bütün varlıklar tanınmayı ve bilinmeyi hak ederler. İnsanın öğrenmesi gereken ilk ve temel bilgi içinde var olduğu dünyayı ve paydaşlarını tanımak olmalıymış.

Kendini bilmeye ve tanımaya giden yol buradan geçermiş.

Bunları bana düşündürten geçen hafta yaptığım bir doğa gezisi oldu.

İki yoldaşımla birlikte (Hasan Özen hocam ve dostum Ahmet Ölmez) doğduğum ve büyüdüğüm toprakların zirvesine çıktım.

İçinde kaybolduğum, nefes alamadığım yerler nokta kadar kalıverdi uzakta.

Sapanca Gölü bir avuç su gibi göründü gözüme.

Adapazarı’nın bana bakan yüzü yeşil zeminde yurt tutmuş kahverengi çillere benziyordu.

Sakarya Nehri sarı, uzayıp giden karayolu beyaz bir çizgiydi sadece.

Zirve bütün sakinliğini, bakirliğini ve mutluluğunu insana maruz kalmamaya borçluydu anlayacağınız.

İnsan dengeleri bozuyor, başta kendi türü olmak üzere her canlıyı tahrip ediyordu.

Bunları bana yazdıran son zamanların sıkıntılı gündemi miydi, yoksa bu hayıflanmanın arketipsel bir arka planı var mıydı? Bu ve benzeri sorular zihnimde dolaşıp dururken hayalini kurduğum “dizeler antolojisi”nin bir kenara kaydettiğim iki mısraını hatırladım:

Bir kuş sesi gelir dudaklarından;

Gözlerin, gönlümde açan nergisler.

 

Dıranas’ın bu dizelerinin benim şiir beğenimde çok ayrı bir yeri vardı.

Mısralara dikkatle baktığımda birinci dizenin anahtar kelimesinin “kuş sesi” ikinci dizenin ise “nergisler” olduğunu gördüm.

Sevdiğinin konuşmasını “kuş sesi”yle bakışlarını (gözlerini) “gönlünde açan nergisler”le betimlemek, Türk edebiyatının çağrışım gücü en kuvvetli dizelerinin ortaya çıkmasına kapı aralamıştı. İşitme, görme, koklama ve renk unsurlarının el ele verdiği bu iki dizenin ruhumda çok yönlü bir ezgiye dönüştüğünü söyleyebilirim.

Dostlarımla yaptığım bu doğa yolculuğunda, iç dünyamda böylesine iz bırakan bu varlıklarla o güne kadar yeterince bağ kuramadığımın (ilgilenmediğimin) ayırdına vardım.

Zirvede hafif hafif, serin serin esen rüzgârı ciğerlerime çekerken çok sesli kuşlar korosundan tabiatın en doğal ve en samimi ezgisini dinliyordum.

İnsanların pek uğramadığı bu dağ başında ne çok kuş vardı.

Sonra yamaçları edalarıyla, nazlarıyla süsleyen sarı sarı papatyalarla, hindibalarla, kardelenlerle, menekşelerle, dağ çiçekleriyle hasbihal ettim.

Yarı insan boyunda, güleç yüzlü papatyalar “bizim ana yurdumuz burası” der gibi mutlu mutlu salınıyorlardı.

Diriltici yayla havasının yanı sıra yeşilin her tonu bizi bir masal iklimine doğru çekiyordu.

Yer isimlerinin daha çok ağaçtan ve doğadan ödünçlenen kelimelerden oluştuğunu, bunların başında kestane, çam, elma, incir, kavak, kavlağan, kaya, ova, göze (pınar) geliyordu. (Kestanelik, Soğuk Su, Elmalıdüz, Boyalı Kaya, İncir Dibi, Ova Yolu ve elbette Karaçam Köyü…) Ne yalan söyleyeyim, bütün bunları karalarken aklımın bir kenarında Ece Ayhan’ın bir dizesinde geçen beş kelimelik yurttan sesler korosu tıkır tıkır işliyordu:

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk.

Kelimeleri bağlamından koparıp tabiat dersinden tahtaya kalkan, zayıf alan bir öğrenciydim artık.

Hayat okulunda topraktan, ağaçtan, çiçekten, kuştan geçemeyen, sınıf tekrarına kalan.

Ve bedelini stres sarmallarıyla ödeyen, mutlu olamayan.

Bunu anlamanın huzursuzluğu ama aynı zamanda bütün bu eksiklikleri telafi etmeye karar vermenin mutluluğu içinde, köyümün dünyaya tepeden bakan zirvesinden dostlarıma selam gönderiyorum. Cortazar’dan yola çıkarak diyorum ki: “Bir çiçek, bir hiç uğruna böylesine güzel olabilir mi?”

 Anlayanlar için en yararlı ve inceliklerle dolu öğretmen tabiattır.

Mutluluk onu anlamaktan, ondan ders çıkarmaktan geçer.

Madem ki onsuz yaşamak, nefes almak mümkün değil, ondan bir dersle yazıyı toparlayalım:

“Afrika’nın uçsuz bucaksız topraklarında bahar yağmurlarıyla oluşan yaz güneşiyle yavaş yavaş buharlaşıp yok olan geçici göller varmış.

Yerliler dermiş ki:

-Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince karıncalar balıkları...

Yani bugün karıncada olan üstünlük, yarın balığa geçebilirmiş.

Kimin kimi yiyeceğini suyun hareketi, güneşin merhameti, toprağın adaleti belirlermiş.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Muharrem Dayanç - Mesaj Gönder --- Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak T54 Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan T54 hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler T54 editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı T54 değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sakarya'da yaşadığın için mutlu musun?